<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033</id><updated>2011-11-12T11:10:03.264-08:00</updated><category term='Gültan Kışanak'/><category term='Irkçılık'/><category term='Ahmet İnsel'/><category term='Susurluk'/><category term='Kadın'/><category term='Hrant Dink'/><category term='Hitler ve Almanlar'/><category term='Melek Taylan'/><category term='BDP'/><category term='Serra Yılmaz'/><category term='Günter Grass'/><category term='Tuba Çandar'/><category term='söyleşi'/><category term='İpek Çalışlar'/><category term='Abdullah Demirbaş'/><category term='Siyasi Cinayetler'/><category term='Medya'/><category term='Alper Görmüş'/><category term='Ariane Bonzone'/><category term='Joe Reilly'/><category term='Oya Baydar'/><category term='Kürt sorunu'/><category term='Lydia Cacho'/><category term='İnsan Hakları'/><category term='Barış Meclisi. Necmiye Alpay. Radika İki'/><category term='Sinn Fein'/><category term='İfade özgürlüğü'/><category term='Yakın Tarih'/><category term='Orha Pamuk'/><category term='Michel Marian'/><category term='Uluslararası Hrant Dink Ödülü 2011'/><category term='Sol'/><category term='Ermeni soykırımı'/><category term='Memmet Ali Ağca. Rıdvan Memi'/><category term='söyleşi. Halide Edib'/><category term='Nefret Söylemi'/><category term='Taraf Gazetesi'/><title type='text'>Semra Pelek</title><subtitle type='html'>yazılar, söyleşiler, haberler vs...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>17</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-7244005418116210580</id><published>2011-09-23T06:14:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T04:34:21.063-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uluslararası Hrant Dink Ödülü 2011'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lydia Cacho'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İfade özgürlüğü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hrant Dink'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Devlet Hayatımızı Korumaya Değer Görmüyor</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ConbicJcDUU/TrUfIJ0-_PI/AAAAAAAAAhM/6PBihCPWfUM/s1600/LYDIA-CACHO.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://3.bp.blogspot.com/-ConbicJcDUU/TrUfIJ0-_PI/AAAAAAAAAhM/6PBihCPWfUM/s400/LYDIA-CACHO.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;2011 Hrant Dink ödüllü Meksikalı gazeteci Lydia Cacho, "Meksika ile Türkiye çok benziyor. Her gazeteci öldürüldüğünde ya da kaybedildiğinde devlet bunun ifade özgürlüğüne karşı bir suç olduğunu inkâr ediyor" diyor.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color: #666666; font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;”Mafya ve devlet, ölüm tehdidi aldığımızı söylediğimizde bize sürekli abarttığımız, hayatlarımızın korunmaya değer olmadığı mesajını veriyor. Gazeteciler olarak görevimiz bütün tehditleri ciddiye almak ve hükümete inanmamak.”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt; &lt;/blockquote&gt;Uluslararası Hrant Dink Ödülü'nün üçüncüsünü alan Meksikalı gazeteci ve kadın hakları savunucusu Lydia Cacho ile söyleşi yapmak üzere buluştuğumuzda, vücudundaki Global Yer Belirleme cihazı (GPS) onun dünya üzerindeki kesin yerini Meksika'daki ailesine iletiyordu. Bu cihaz sayesinde ailesi Lydia Cacho'nun attığı her adımı kıtalar ötesinden izleyebiliyor.&lt;br /&gt;İlk anda insana tuhaf geliyor; insan bedeninde neden böyle bir cihazla yaşasın? Kadına ve çocuğa yönelik cinsel taciz ve tecavüz suçlarını, porno ve kadın ticareti ağlarını ortaya çıkardığından beri Lydia Cacho devlet, hükümet ve onların güvenlik güçleri ile mafya tarafından ölümle tehdit ediliyor.&lt;br /&gt;Cacho, 12 saatlik yol boyunca işkence gördüğü bir gözaltı sırasında sorduğu, "Beni burada öldürseler ailem cesedimi nasıl bulacak" sorusuna çözüm olarak, serbest kalınca bir ameliyatla vücuduna yerleştirilen bu cihazla yaşamaya başlamış.&lt;br /&gt;Cihaz onu ne tehditlerden ne de ölümden koruyor; kendisi için sadece bir mezarı olmasını garanti altına alıyor, ailesi için ise en azından adalet arayışına kapı açıyor.&lt;br /&gt;Zira söylediği gibi, "Meksika Türkiye'ye çok benziyor!" Mezarları meçhul kurbanların failleri sonsuza kadar meçhul bırakılıyor. GPS cihazı onun özgürlüğünün veya güvenliğinin değil, devlet ve mafya baskısıyla nasıl bir hayat yaşamak zorunda bırakıldığının bir alameti. Cacho ile ödül töreninden sonra söyleşi yaptık.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Uluslararası Hrant Dink Ödül Töreni'ndeki konuşmanızda dikkat çeken bir cümleniz vardı; "Yedi yaşında hissettiğim soğukluk" dediniz. Neydi bu his?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Annem Fransız bir feministti, babam ise muhafazakâr bir Meksikalı. Annem biz çocukken sürekli bize sokaktaki gerçek hayattan bahsederdi; sokağın köşesinde bekleyen, çocukları şekerle kandırarak kaçıran bir kadını anlatırdı. Anneme bu kadını sorduğumda bazı kadınların ve adamların çocukları sattığını ve çocukların bir daha geri gelmediğini söyledi.&lt;br /&gt;Bu konuları araştırmaya başladığımda annemin konuşmasını hep hatırladım. Genç bir kızken anneme yine bu konuyu sorduğumda, buna 'beyaz kölelik' adı verildiğini söyleyerek, büyük annemin arkadaşı olan bir Fransız kadının hikâyesini, kadını Marsilya'da kaçırdıklarını, Meksika'ya getirerek fahişelik yapmak zorunda bıraktıklarını anlattı.&lt;br /&gt;Uzun süre bir kadının kaçırılmasının, başka bir ülkeye götürülmesinin nasıl bir şey olabileceğini düşündüm. Annemin anlattığı olay 1930'larda yaşanmıştı.&lt;br /&gt;Sonra bu konular üzerine çalışmaya başladığımda, bunun çok eski bir olgu olduğunu fark ettim ama gerekli dersler çıkarılmıyordu. Hâlâ anneler kızlarına bunu anlatıyor. Üstelik şimdi durum her zamankinden daha kötü. Bunun üzerine düşünmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Annenizin feminist olması kadın hakları konusunda çalışmanızda belirleyici oldu mu?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle. Annem ve büyükannem gibi kadın hakları konusunda yüksek sesle konuşan kadınların mensubu olduğu bir ailede yetişmek bana, çok küçükken dahi, bir feminist olmanın kesinlikle doğru olduğunu düşündürdü.&lt;br /&gt;Hayata atıldığımda ise feminist olmanın veya istediğim gibi davranmanın iyi bir şey olmadığı sürekli söylendi. Başlangıçta, daha çok küçükken, buna tepkim büyük bir öfke oldu. Sonra hayatın kuralını öğrendim.&lt;br /&gt;Küçük yaşlardan itibaren politikayla hep ilgiliydim ve Meksika gibi muhafazakâr ve Katolik bir ülkede feminist bir ailenin içinde olmak parya olmak anlamıma geliyordu.&lt;br /&gt;Ben bu arada dindar değilim ve bu büyük fark yaratıyor. Bu yüzden, çocuklarımıza, özellikle kızlarımıza belli haklara sahip olduklarını söylemekte ısrarcı olmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kadına yönelik şiddet üzerine çalışıyorsunuz. Türkiye'deki namus cinayetlerinden haberdar mısınız? 'Namus cinayeti' ülkenizde ya da araştırma yaptığınız ülkelerde yaşanıyor mu?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin birçok anlamda Meksika'ya ve diğer Latin Amerika ülkelerine çok benzediğini hissediyorum. Kadına karşı şiddet uygulama biçimleri birbirine çok benziyor ve her yerde gittikçe kötüleşiyor. Ama yaşanan bu olaylar, bence, kadının 'kurtuluşunun' bir sonucu.&lt;br /&gt;Örneğin İspanya'da, güçlü bir kadın hareketi vardı ve kadın cinayetleri birdenbire hiç olmadığı kadar arttı. Kadınlar, kendilerine şiddet uyguladığı için şikâyet ettikleri kocaları ya da eski kocaları tarafından öldürüldü.&lt;br /&gt;Türkiye'deki namus cinayetlerinin ise aile içi şiddetle başladığını ve cinayetle sonlandığını düşünebiliriz. Namus cinayetlerini, muhafazakâr erkeklerin uyguladığı bir gelenek olarak görmekle büyük bir hata yapılıyor. Türkiye'de de öncelikli konulardan biri aile içi şiddeti açıkça konuşmak ve tartışmak olmalı. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;Çalışmalarınızda sizi en fazla ne kısıtlıyor? Hükümet baskısı mı, kadın olmanızdan ötürü uğradığınız ayrımcılık mı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yaptığım işle, hayatıma kastedecek düşmanlar edindiğim gerçeğiyle yüzleştim ve bunu kabullendim. Yaptıklarını ortaya çıkardığım Cansucar Kulim adlı bir çeteci, çocuk pornosu suçundan 112 yıl hapse mahkûm oldu.&lt;br /&gt;Yargılanırken, "Ben ceza alırsam sen de öleceksin" dedi ve ceza aldı. Tehditlerden korkmak yerine, tehlikelerden korunmak için bütün teknikleri bulmaya çaba gösteriyorum. Hiçbir yerden sağıma, soluma bakmadan veya yanımdakilere nereye gittiğimi söylemeden çıkmıyorum.&lt;br /&gt;Telefonda kimseye nereye gittiğimi söylemiyorum, güzergâhımı sürekli değiştiriyorum. Güvenliğimi gerçekten önemsiyorum. Bir gazeteci olan kocamla asla aynı arabaya, aynı uçağa binmiyor, birlikte seyahat etmiyorum.&lt;br /&gt;Benimle yemek yemekten korktuğu için kaybettiğim çok arkadaşım oldu. Benimle görüşmek istemeyenler oldu ve ben bunu anlıyor, saygı duyuyorum. Bunlar gerçekten yorucu ama alıştım çünkü yaşamaya çalışıyorum ve yaşamak güzel. Çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Meksika'da devlet ve/veya hükümetlerin basın ve ifade özgürlüğü konusundaki baskıcı tutumu gazetecilik faaliyetlerini ne kadar kısıtlıyor? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Meksika'da şu anda büyük bir kriz var. Devlet başkanı uyuşturucuya karşı beş yıllık büyük bir savaş ilan etti. Bu savaşta binlerce insan öldürüldü, bunların hepsinin uyuşturucu satıcıları tarafından öldürüldüğünden emin değiliz, bazıları asker tarafından öldürüldü. Polis veya devlet tarafından ölüm tehditleri alan çok insan var, devlet mail'lerimizi, telefon konuşmalarımızı takip ediyor.&lt;br /&gt;Ama asıl önemlisi şu: Mafya ve devlet arasında pek çok ortak nokta var. Birincisi; ölüm tehditlerinin çok önemli olmadığını düşünmeni, normalleştirmeni sağlıyorlar. Eminim bunu burada Hrant'a ve başka gazetecilere de yaptılar.&lt;br /&gt;Mafya ve devlet, ölüm tehdidi aldığımızı söylediğimizde bize sürekli abarttığımız, hayatlarımızın korunmaya değer olmadığı mesajını veriyorlar. Gazeteciler olarak görevimiz bütün tehditleri ciddiye almak ve hükümete inanmamak.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ama tek başına tehdit edilen kişinin tehditleri ciddiye alması neye yarar? Hrant Dink öldürüldükten sonra pek çok kişi kendine onu neden koruyamadığını sordu; sorun topyekûn bir normalleştirmeydi, biraz da bunun sonucunda Hrant Dink yalnız kalmıştı. Sizin çevreniz nasıl davranıyor, sizi korumak için ne yapıyor?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İlk ölüm tehdidini aldığımda çalışma arkadaşlarımı topladım. Kimi aramaları, hangi avukatlara gitmeleri ve ne yapmaları gerektiğini anlattım. Onlar da durumun ne kadar ciddi olduğunu anladı. Ailemle de benzer bir şey yaşadık. Mesela tutuklandığımda herkes birbiri ile iletişim kurdu; ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı.&lt;br /&gt;Herkes çok hızlı harekete geçti, valiliğe baskı yaptı. Herkes politikacıları aradı. Sonuçta politikacılar üzerlerinde baskı hissetti, öldürülmemin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini, ne boyutta tepki göreceklerini anladılar. Çevremin bu çabaları sayesinde hayattayım.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yüksek Mahkeme'de dava açan ilk kadındınız. Dava sırasında yalnızlaştırıldınız mı? Hrant Dink 301'den yargılandığı sırada mahkemelerde yalnızdı...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bana verilen destek müthişti. Çoğu kadın, pek çok yerden, daha önce hiç görmediğim, hiç tanımadığım binlerce kişi mahkemenin önündeydi. Saatlerce mahkeme önünde beklediler, ben çıktığımda da oradaydılar.&lt;br /&gt;Medya, meslektaşlarım harika bir iş çıkardı. Duygusal olarak tabii kendini yalnız hissediyorsun, çünkü karşında mafya var. Ama bir yandan da böyle desteklenmek çok güçlü bir duyguydu. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ödül töreni sonrası yaptığınız basın açıklamasında Meksika'da, 2011'de, 10 gazetecinin öldürüldüğünü söylediniz. Meksika'da gazeteci cinayetleri aydınlatılıyor mu? Hükümet bu davaları ne kadar ciddiye alıyor?&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Hrant Dink cinayeti üzerinden dört yıl geçti ve gerçek failler hâlâ yargılanmadı.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ile Meksika, cidden söylüyorum, çok benziyor. Bizde de hiçbir dava çözülmedi. Bu sabah gazetede Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in, 'Gerçek gazeteci ile sahte gazeteciyi ayırmak gerekir' dediğini okudum. Bu bana, Meksika'da adalet bakanı müsteşarının aynı şeyi söylediğini hatırlattı.&lt;br /&gt;Her gazeteci öldürüldüğünde ya da kaybedildiğinde, polis onların gazeteci oldukları için değil, başka bir nedenle öldürüldüklerini söylüyor. Böylece bunun ifade özgürlüğüne karşı bir suç olduğunu kabul etmemiş oluyorlar. &lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bir gazeteci ve aktivistsiniz, mağdurlarla çalışıyorsunuz. Ama işkenceye ve tecavüze uğradınız. Kendinizi mağdur hissediyor musunuz? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kurbanlarla çalışmaktan öğrendiğim şey varsa o da çoğumuzun aslında kurban değil, direnen insanlar olduğumuz. Ben de kendimi kurban değil, direnen biri olarak görüyorum. Bunları her anlattığımda eziyet çekmiyorum, çünkü bana acı vermiyor.&lt;br /&gt;Böylece insan bir direnen haline geliyor. Kendimi kurban gibi hissetmeye devam etsem bu çok yorucu olurdu ve adalet arayamazdım. Bir kurban olduğum gerçeği ile yüzleştim.&lt;br /&gt;Yüzleşme 'artık yeter' demenin en iyi yolu. Burada artık asıl ve gerçek kurban olanlar hükümete dâhil olup bana tecavüz edenler, işkence edenler, bütün bunları yapanlar. Onlardan nefret etmiyorum, intikam peşinde değilim ama yaptıklarının bir bedeli olduğunu ve bunları başka bir genç gazeteciye daha yapamayacaklarını bilmelerini istiyorum.&lt;br /&gt;Bizim gibiler için en doğru davranış mutlu olmak, çünkü mutlu olmamızdan nefret ediyorlar. Bir duruşmada karşımdaki mafya üyesi, çılgına döndü -yüzündeki ifadeyi görmeliydin- ve benim bir cadı olduğumu söyleyip durdu. Neden ağlayıp durmadığımı, neden güldüğümü bir türlü anlayamıyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;* Söyleşi AGOS gazetesinin 23 Eylül tarihli 806. sayısında yayınladı.&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-7244005418116210580?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/7244005418116210580/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/09/devlet-hayatmz-korumaya-deger-gormuyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/7244005418116210580'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/7244005418116210580'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/09/devlet-hayatmz-korumaya-deger-gormuyor.html' title='Devlet Hayatımızı Korumaya Değer Görmüyor'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-ConbicJcDUU/TrUfIJ0-_PI/AAAAAAAAAhM/6PBihCPWfUM/s72-c/LYDIA-CACHO.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-4916993097991794282</id><published>2011-04-21T10:09:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T04:30:07.023-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hitler ve Almanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günter Grass'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni soykırımı'/><title type='text'>1915 ve Yüzyıllık Sessizliğimiz</title><content type='html'>&lt;style&gt;@font-face {  font-family: "Times New Roman";}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0in 0in 0.0001pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }table.MsoNormalTable { font-size: 10pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }&lt;/style&gt;    &lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;1915 kurbanlarının, yaşamış oldukları topraklarda anılma hakkını gasp eden bu bir asırlık suskunluğumuza son vermeden ‘doğru’ bir hayat yaşamamız mümkün mü? Bugün iktidarda olan İttihat ve Terakki zihniyetiyle yüzleşme ve hesaplaşma talep ederken, Ermeni soykırımına hiç değinmiyor oluşumuzun adaletsizliği ile yüzleşmemiz gerekmiyor mu artık? Tekrara gerek yok; eksik ‘adalet’ arayışı, böylesi bir tutarsızlık içine saplanmışlık adaletsizliğe tekabül ediyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Berlin Alman Tarih Müzesi’nde geçtiğimiz yıl 15 Ekim’de, 27 Şubat 2011’e kadar ziyaret edilebilen ve epey tartışılan bir sergi açıldı: ‘Hitler ve Almanlar; Ulus ve Suç.’ Başta Hitler’i ilahlaştıracağından endişe edilen serginin odağında esasında Hitler değil, adının da işaret ettiği gibi, Alman toplumu vardı. Sergi o ‘lanetli’ soruyu doğrudan soruyordu: Bir toplum soykırıma nasıl sessiz kaldı?&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Aynı soruyu, sergiden dört yıl önce Nobel ödüllü yazar Günter Grass, 79 yaşındayken yayınladığı ‘Soğanı Soyarken’ isimli anı kitabında kendine sormuş ve yanıtını açık yüreklilikle vermişti. Grass’ın soykırıma sessiz kalmasıyla yüzleşmesini önemli kılan, Hitler Gençliği’ne katılmasını o zaman 13 yaşında olması gibi bir gerekçenin ardına saklamaması; yaşananlar hakkında çoğunluğun susmasını bahane edip genel suçu ortaya sürerek, kendi suçunu yok saymamasıydı.&amp;nbsp;Kendini affetmek ve affettirmek için “ama”lı cümleler kurmadan şöyle yazıyordu; “Benim için geçerli olan şu kısacık yazı: Sustum”&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Kitabı okuyanlar için tekrar olacak ama alıntılamakta fayda var: &amp;nbsp;Kendi içinde saklambaç oynayan insanın, suçlama karşısında, “Ben değildim o idi; o yaptı, o dedi, o sustu” diyeceğini yazmıştı Grass. Ve “Suç” diyerek devam etmişti; “ -kanıtlanabilse de, üstü örtülse de, tahmin olarak kalsa da – kalıcıdır. Saat gibi tiktaklar, &lt;i&gt;hiçbiryere &lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;yapılan yolculuklarda bile yerini alır. Dağarcığındakini söyler, yinelemelerden kokmaz, lütfedip bir süre kendini unutulmaya bırakır ve rüyalarda kış uykusuna yatar. Suç, çöküntü olup kalır, silinecek bir leke, kurutulacak bir su birikintisi değildir.” (1)&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Grass’ın bu itirafından çıkaracağımız dersler, kendimize soracağımız sorular var. Geçmişi ile yüzleşen, varlığını ve demokrasisini bu yüzleşme ve hesaplaşma üzerine kuran Almanların kendine sorduğu o soruyu, Ermeni soykırımını inkâr politikasını bu gün artık “Biz onları değil, onlar bizi öldürdü” noktasına getiren Türkiye’de bizim de kendimize sormamız gerekiyor: Neden sustuk ve Ermenilerin bir asırdır yok sayılmasına neden hala susuyoruz?&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;İttihat ve Terakki’nin Ermenilere karşı işlediği suçların tanıkları, en fazla “Çok büyük acılar çekildi” diyerek sessice aramızdan ayrıldı. 1915’in hemen ertesinde toplumsal bir yüzleşme yapılsaydı, belki dağarcığımızdakiler çok önce ortaya dökülecek ve biz bugün soykırımın inkârı ya da ikrarını tartışmıyor olacaktık. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Bu yüzleşme ve hesaplaşma yapılmadığından, 1915’te Muş’ta bir yetimhanenin idarecisi olan İsveçli misyoner Alma Johansson’un, Viyana’dan kardeşinin akıbetini soran Arsenius Dyendoyan’a yazdığı, 1 Ekim 1917 tarihli mektubunda (2) sorduğu soru, hala yanıtını bekliyor. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Johannson, yetimhanedeki Ermeni çocukların Müslümanlaştırılmak üzere kendisiden alındığını, öldürülen üç çocuğu bizzat yetimhanenin bahçesine gömdüğünü, köyde erkek, kadın ve çocuk yaşayan tek bir Ermeni’nin bırakılmadığını anlattıktan sonra şöyle yazmıştı: &amp;nbsp;“Bütün bunlara tanık olup, hiçbir şey yapamamanın ve bundan sonra yaşamaya çalışmanın nasıl birşey olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Yeryüzünde asla iyileşemeyecek ruhumun ne kadar yaralı olduğunu anlıyor musunuz?” &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Johannson’un mektubu, “İnsan Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi?” diye soran Theodor W. Adorno’nun o ünlü “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz” aforizmasını hatırlatıyor. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Burada sormak gerekiyor; 1915 kurbanlarının, yaşamış oldukları topraklarda anılma hakkını gasp eden bu bir asırlık suskunluğumuza son vermeden ‘doğru’ bir hayat yaşamamız mümkün mü? &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Bugün iktidarda olan İttihat ve Terakki zihniyetiyle yüzleşme ve hesaplaşma talep ederken, Ermeni soykırımına hiç değinmiyor oluşumuzun adaletsizliği ile yüzleşmemiz gerekmiyor mu artık? Tekrara gerek yok; eksik ‘adalet’ arayışı, böylesi bir tutarsızlık içine saplanmışlık adaletsizliğe tekabül ediyor. Bunun örnekleri için uzağa gitmeye de gerek yok; üzerinde tartıştığımız Ermeni meselesini de üreten tarihimiz azımsanmayacak örneklerle dolu.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Ya da daha açık olsun; soykırımın yanından geçip giderken esasında Ermenileri soykırımın acılarıyla yalnız bıraktığımızı, yalnız bırakmanın ise basbayağı yok saymak olduğunu kendimize itiraf etmeden hakkaniyetli bir düzlüğe çıkabilecek miyiz? Düzlükten kastım, ulus devletin azınlıkları himayesi altında gören ve istediği zaman tüm ötekileri ‘korumasından’ mahrum bırakabileceğini ima eden ‘mozaik’ aldatmacası değil. Demokratik – söz konusu Türkiye olunca insanın, herhalde sadece bize has, ‘gerçek demokrasi’ tanımını ekleyesi geliyor cümleye - ve çokkültürlü – yine Türkiye’den bahsettiğimize göre kimliklerin eşit haklara sahip olduğu ve tabii bu hakları kullanabildiği şerhini de düşmek gerekiyor - bir ülke tahayyülü. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;“Ama onlar da…” diye başlayan cümlelerle, ‘tahrik’ unsurunu ortaya sürenler, İttihat Terakki’nin insanlığa karşı işlediği suçu alenen ‘cezai indirim’e uğratarak Ermenilere yönelen ırkçı şiddetin tarihsel bahanelerini yeniden ve yeniden üretirken, bunun karşısında sürdürdüğümüz mütereddit sessizlik ve tutukluk da pekâlâ sorgulamaya muhtaç. Hem suskunluğumuzun Ermenilerin “başına gelenleri hak etmiş bir halk olduğu” savını teyit eden tartışma alanını -velev ki doğrudan değil, dolaylı olsun – boş bırakması, hem de kendini ispat yükümlülüğünü Ermenilere bırakarak sorumluluklarımızdan ‘kaçmayı’ sağlayan, soykırımın tanınması mücadelesini Ermenilerin ‘sorunu’ gören anlayışı sürdürmesi bakımından…&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Van Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nin bir günlük ibadete açılmasını sevinçle karşılarken, sevincimizi kursağımızda bırakması gereken gerçekle de yüzleşmedik henüz. Bu yüzleşme de Ermenilerden kalan kiliselerin, mülklerin talan ve harap edilmesine neden sessiz kaldığımız; Ermenilerin mülklerinin nasıl el değiştirdiğini, kimlerin bu yolla zengin olduğunu, o evlerde ve arsalarda şimdi kimlerin oturduğunu sorabilme kabiliyetini gerektiriyor. Bu ise sadece sorabilmeyi değil, bütün diğer sorularda olduğu gibi, yanıtlarını da açıkça vermeyi dayatıyor bize. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Hrant Dink cinayetinin nedenleri ve sonuçlarının yatırıldığı teşrih masasına, bu cinayete giden yolun soykırımın cezasız kalmasıyla açıldığı konusunu getirmekte neden isteksiz davrandığımız da ayrı bir soru.&amp;nbsp; Bu isteksizlik ‘içimizdeki katillerden’ kurtulma iddiamızda ne kadar samimi olduğumuz şüphesini doğurmuyorsa &amp;nbsp;‘samimiyetimizi’ de aynı masaya yatırıp, en ince noktalarına kadar gözden geçirmemiz, sınırlarımızı kendimize açıklamamız gerekir. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Konu samimiyete gelmişken sorulacak bir soru daha var: Hrant Dink cinayetinde medyanın ‘günahları’ bu kadar ortaya saçılmışken, gazetelerde ‘iyi örnek’ olarak topik, zeytinyağlı sarma ve ada sahillerinden daha fazla yer etmeyen Ermenilerin, Anadolu’nun herhangi bir yerinde toplu mezar bulunduğunda, gazeteciliğin temel ilkesi olan karşı tarafa sorma gereğini yok sayarak, toptancı bir kategorileştirmeyle anında, ‘mezalimin’ öznelerine dönüştürülüyor olmasının arkasında ne türden bir ırkçılık yattığını ülkenin gazetecileri kendine sormayacak mı? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Soruları çoğaltmak mümkün. Utanmayı bilen herkesin dağarcığında, vicdanından yanıt bekleyen sorular vardır mutlaka. Benim son sorum; yüzyıllık sessizliğimizle aynı ülkede birlikte yaşadığımız Ermenileri de sessizliğe mahkûm etmemizin; Ermenilere bu yalnızlığı, kendini ifade edemeyecek durumda bırakılmanın çaresizliğini ve korku dolu bir ruh halini reva görmemizin nasıl bir vicdana ve ahlaka karşılık geldiğidir. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;‘Kendimize sormaya’ başlamadan içimizde saklambaç oynamaya devam edip “Ben değildim o idi; o yaptı, o dedi, o sustu” bahanelerini ileri süreceğiz bu çok açık. Ama gün gibi ortada olan birşey daha var: İçimizde saat gibi tiktaklayan, nereye gidersek gidelim kendini bize hatırlatan ve yinelemekten korkmayan o, “Neden susuyorsun?” sorusu, yanıtını almadığında hükmünü de peşinden verecek: “Susmak, suç ortaklığıdır!” &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Ve kuvvetle muhtemel, bu hükmün gölgesi altında yanlışlarımızdan doğruyu çıkarmaya çalışarak geçen ömrümüzden geriye bizim için geçerli olacak şu kısacık yazı kalacak: “Sustular!”&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-left: 57pt; text-indent: -21pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;(1)&lt;span style="font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Günter Grass, ‘Soğanı Soyarken’, Turkuvaz Yayıncılık, 2006, s. 32&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-left: 57pt; text-indent: -21pt;"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;(2)&lt;span style="font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-size: small;"&gt;Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi, &amp;nbsp;PA – AA/R14097, A-34435, 01 10 1917&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US" style="font-family: Times; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Taraf - 21 Nisan 2011&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;" /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-4916993097991794282?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/4916993097991794282/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/04/1915-ve-yuzyllk-sessizligimiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/4916993097991794282'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/4916993097991794282'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/04/1915-ve-yuzyllk-sessizligimiz.html' title='1915 ve Yüzyıllık Sessizliğimiz'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-222138961237419590</id><published>2011-02-13T13:10:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T07:03:02.215-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oya Baydar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kadın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Melek Taylan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>Bir Dönem İki Kadın</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın ve Türkiye’nin 1940’lardan günümüze siyasal olaylarına tanıklık etmiş, bizzat yaşamış iki kadın: Oya Baydar ve Melek Ulagay, &lt;span style="color: black;"&gt;yaşadıklarını birbirlerine anlatarak ortaya bir kitap çıkardılar. &lt;/span&gt;&lt;span style="color: blue;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Baydar ve Ulagay Can Yayınları’ndan ‘Bir Dönem, İki kadın’ adıyla yayınlanan kitabı ve &lt;span style="color: black;"&gt;hayatlarından parçaları&lt;/span&gt; anlattı....&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="color: #444444;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Kitabın sonunda kimileri “Şimdi biri burjuva, diğeri küçük burjuva iki kadın oturmuş dönek dönek anlatıyorlar” diyecek diye yazdık.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt; &lt;/blockquote&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=3880991283819172033" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;  &lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Kitapta “bu kez tarihi kadınlar yazıyor” demişsiniz...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Oya Baydar: &lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Siyaseti değil hayatı anlattık. O siyasetin içinde nasıl yaşadığımızı...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Kitabı yazarken “Arkadaşlarımız küsmesin” diye bir endişeniz oldu mu?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Melek Ulagay:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Kimsenin küseceği bir şey yazmadık ki.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Kitabın sonunda “Şimdi biri burjuva, diğeri küçük burjuva iki kadın oturmuş dönek dönek anlatıyorlar” &lt;span style="color: black;"&gt;diyecek kimileri&lt;/span&gt; diye yazdık. Olsa olsa bu söylenir. &lt;span style="color: black;"&gt;Kem söz de söyleyeni bağlar. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Kitap çıkar çıkmaz Ertuğrul Özkök, İlhan Selçuk’un cenazesi için “Ergenekon resmi töreni gibiydi” benzetmenizi eleştirmiş...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; O, yazıyı okumadım.&lt;span style="color: red;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;450 sayfalık bir kitaptan o üç satırı cımbızlamak gerçekten marifet. Kimin kafası nereye takılıysa orada kalıyor. “Davanın&amp;nbsp; sanıklarından bir paşa geldiğinde ayakta kahraman gibi alkışlanmış” demişim, “suçlu” dememişim ki davaya müdahale olsun. &amp;nbsp;Öyle bir dava var, bunu inkar mı edeceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Kitapta anlattığınız dönemler günümüze benziyor mu? &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen sonrasındaki dönem bu güne çok benziyordu. O cepheleşme, gençliğin hali bugüne benzer.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Darbenin hemen öncesindeki ortam da benzemiyor mu?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Evet, çok benziyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Melek Hanım, sınıfta ailesi Demokrat Partili (DP) arkadaşlarınıza “Bunların asıldığını da göreceğiz” demeniz nasıl bir ruh hali?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;M.U.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Söylediğim çok kötü. Çok gençtim, ortaokuldayım. O günkü atmosfer beni nasıl etkilediyse... Sanırım Halk Partili ailemin rolü var. Darbe olduğunda çevremdekiler&amp;nbsp; ‘iyi oldu’ deyince sanırım havaya girdim. Ama yaptığım çok kötü, insan babası Yassıada’ya gönderilen birine böyle bir şey der mi? Sonraları çok üzüldüm.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Melek o zaman çok küçükmüş. Havaya kapılıyorsunuz. O hava da yaratılıyor. Şimdi de yaratılıyor ya... 27 Mayıs öncesi “gençleri kıyma makinelerinden geçirip öldürüyorlar” diye söylentiler çıkmıştı. Bu iddia gazete manşetlerine çıkıyordu, az buz değil. Bu söylentileri de darbeci çevreler çıkarıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Kim onlar?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; &lt;span style="color: black;"&gt;Zihniyet olarak ve statü olarak bugünkünden çok da&amp;nbsp;farklı değil. Ordudaki ve sivil bürokrasideki devletçi, vesayetçi elitler. Arkalarında da CHP. Öyle bir hava yaratılıyordu ki, hepsi aslında iyi niyetli olan, vatanının, halkın kurtuluşunu isteyen gençler, “vatan elden gidiyor” manipülasyonundan etkileniyorlardı. “Yeter!Söz milletindir” diye seçim kazanmış Demokrat Parti iktidarı “karşı devrimci” sayılıyordu. DP de son dönemlerinde muhalefet üzerinde otoriter, baskıcı politikalar uygulamaya başlamıştı. Ama darbe ile değil seçimle değişmesi gerekirdi. Yargı, üniversite ve ordu “Bu DP gitsin de, nasıl giderse gitsin” diye düşünüyordu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;“Üniversitelerde öğrenci mahkemeleri kuranlar şimdi Ergenekon davasının avukatları” yazmışsınız. Kim bunlar?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İsim vermeye hakkım olmadığını düşünüyorum. Mesele zihniyette ve o zihniyetin devamlılığında. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O zaman solcu olduğunu söyleyenlerin bu gün Ergenekon davası sanığı olduğunu görüyoruz. Oradan buraya nasıl gelindi?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; &lt;span style="color: black;"&gt;Sol kavramı aradan geçen zamanda çok bulanıklaştı. Bizde geleneksel solun, ulusalcı ve antiemperyalist bir damarı vardır. Kurtuluş savaşından çıkma bir soldur bu. Aynı zamanda da, o dönemlerde dünyada da yaygın olan &amp;nbsp;toplum mühendisliği ve vesayetçilik de... Aslında niyet kötü değildi. &amp;nbsp;“Vatan ve halk nasıl kurtulur” sorusuna cevap aranıyordu. Halka ve demokrasiye güvenilmediğinden bu sorunun cevabı , ‘zinde güçler’ in müdahalesi oluyordu. Yani asker, sivil aydın zümre... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Oya Hanım, çocukken bir arkadaşınız “Subay çocuğu donsuz; ne olacak!” demiş size. Anlatır mısınız&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; 1950’lerin başlarında subayların, askerlerin ekonomik ve toplumsal statüleri düşmüştü. Yeni sınıflar çıkıyordu sahneye. DP bu yeni sınıfların sözcüsüydü. Demek ki o çocuk “Aman işte subaylar ne olacak ki, donsuzlar” lafını evinde duymuş. Ben de donum var, diye donumu gösterdim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Kitapta “Bazıları 27 Mayıs darbesini askerlerin konumunun gerilemiş olmasına bağlar” diyorsunuz...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.: &lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;O zamanlar bu da bir faktördü. Bu gün de, geleneksel&amp;nbsp; bürokrasi - isterseniz oligarşi deyin -&amp;nbsp; ordu, yüksek yargı ve kendilerine laik, Cumhuriyetçi diyen kesimler ideolojik hegemonyalarını ve toplumsal statülerini kaybetmekten korkuyarlar. ‘Yaşam biçimleri’ni tehdit altında görmek kadar, hatta daha fazla, statü ve ayrıcalık kaybı ürkütüyor bu kesimleri.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Darbenin isimlerinden Cemal Gürsel’in asker babanızın yakın arkadaşı olduğunu yazmışsınız. O dönemde yüksek rütbeli askerler de “donsuz” gibi konuşmalarından rahatsız mıydı acaba?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Babam darbe sırasında ölmüştü. Babamların kendi iç konuşmalarını bilemem. Ama 1954’ten sonra, müdahale olacak konuşmaları yapılırdı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Asker çocuğu olarak daha sonraki darbelerde tutuklanmaları nasıl yaşadınız?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; 12 mart 1971’de işkenceden geçip cezaevine konuldum. Annem beni orada gördüğünde “Ben bu zamana kadar askere inanırdım, artık orduya güvenmiyorum” demişti. O zamana kadar ben böyle şeyler söyledikçe öfkelenirdi oysa. Benim yolumu hiç onaylamazdı ama kızını kodese sokmuş olan güce tepkisi 1971’den, hele zde 12 Eylül dadrbesinden sonra iyice pekişti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Melek Hanım, siz uzun süre Beyrut’ta kaldınız. Ortadoğu’da yaşamış biri olarak şimdi Tunus’ta Mısır’da olanları nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;M.U.: &lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Ortadoğu çok ilginç bir yer. Üç tek tanrılı din, uygarlıklar buradan çıkmış. Çok derin, katmanlı ve kadim bir kültür. O coğrafyaya hep saygı duydum. Mısır’da olanları öngörebilmiştim; oradaki insanları tanıyorum, entelektüellerin, aydınların birikimini görmüştüm. Bu kadar birikimli toplumlarda mutlaka transformasyonlar oluyor. Beyrut’ta yaşarken toplumun çok katmanlı yapısını gördüm. Lübnan’da Hristiyanlar yani Marunitler, namaz kılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Neden namaz kılıyorlar?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Maruni arkadaşım, “Dedem bizlere; bizim toplumumuzda hepimiz birarada yaşıyoruz, birbirimizin adetlerine, dinlerine saygılı olmasını bileceksin. Müslüman’ın cenazesinde namaz kılmayı bileceksin” demişti diye anlatmıştı bana. Bak nasıl bir kültür. Ama bu kadim geleneklere bambaşka şeyler empoze ediliyor. Birarada yaşama kültürü tahrip edilmiş. Batı niye yapıyor bunu? Bu yüzden Batı’nın projeleriyle ilgili çok soru var kafamda. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Türkiye’de Mısır’da yaşananlar yaşanır mı? &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Çok farklı ikisi. Mısır’da Mübarek’in etrafında, çoğu ordudan gelen inanılmaz bir otokrasi var ve ülkenin bütün zenginliğinin üzerine oturmuşlar. Son gittiğimde Mısır’daki fakirlik gözle görülüyordu.. Seçimler demokratik değil, göstermelik. Muhalefetin yaşam şansı yok. Türkiye’de beğensek de beğenmesek de bir demokrasi var. Orada ise Mısır’ın parasını gasp etmiş, büyük bir adaletsizlikle ve zorbalıkla halkı ezen bir iktidar var. Mübarek’in mutlaka gitmesi lazım. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Kitapta bütün bir hayatınızı anlatıyorsunuz, şimdi nerede duruyorsunuz?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;M.U.:&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Tahrir Meydanı’ndayım. Yeni bir demokrasi, çoğulculuk,&amp;nbsp; eşitlik, adelet, özgürlük gibi temel kavramlar dünyada daha çok insanı kapsayacak giderek. Şu anki kutuplaşmalar bir gün aşılacak. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;O.B.: &lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Ben de 1960 başlarında ütopyam neyse; dünya için, ülke için, insanlar için o zaman ne istiyorsam bugün de aynı şeyleri istiyorum. Bütün adaletsizliklere ve özgürlüklere karşı olan herşeye karşıydım, şimdi de karşıyım. Ama arada dünya değişti, bizler de dersler aldık. 100 yıl öncesinin ütopyasi aynı da kalsa, o zamanın yöntemleriyle devam etmeniz mümkün değil. Hele de kendine Marksist diyen kişi, 1917’nin, 1923’ün, yüz elli yıl, ya da hatta elli yıl öncesinin yöntemlerini, söylemlerini papağan gibi tekrarlayamaz, bunu devrimcilik sayamaz. Ben hep aynı yerde duruyorum, dünya dönüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-222138961237419590?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/222138961237419590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/02/bir-donem-iki-kadn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/222138961237419590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/222138961237419590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/02/bir-donem-iki-kadn.html' title='Bir Dönem İki Kadın'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-6180475192520727690</id><published>2011-01-04T04:12:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T05:02:28.304-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan Hakları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt sorunu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Barış Meclisi. Necmiye Alpay. Radika İki'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Irkçılık'/><title type='text'>Kürt Sorunu ve Medya</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.turkiyebarismeclisi.org/v1/"&gt;Barış Meclisi&lt;/a&gt;, geçtiğimiz hafta, davet metninde özetlediği gibi “çok ağır bedeller ödenen Kürt sorununun çözümünü bir süredir konuşan Türkiye’de” medyanın soruna yaklaşımının tartışıldığı Medya ve Kürt Sorunu Çalıştayı düzenledi.&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kürt Sorununun Algılanmasında Medyanın Rolü” başlıklı oturumun moderatörlüğünü yapan Necmiye Alpay, &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&amp;amp;ArticleID=1035036&amp;amp;Date=02.04.2011&amp;amp;CategoryID=42"&gt;Radikal İki&lt;/a&gt;’de, deneyimli medya mensuplarının yıllarca uygulanan baskıları - Genelkurmay’dan gazetelere gönderilen fakslar gibi - somut örneklerle anlattığı çalıştayın, tarihi önemde olduğunu yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Alpay’ın bu güne kadar kolektif biçimde ortaya pek fazla konmadığını söylediği asker ya da iktidar baskıları, medyada pek dile getirilmiyor. Bunların dile gelmiyor olmasının nedeni medya mensuplarının azımsanmayacak kısmının devlet ideolojisinden farklı bir yaklaşımda olmamaları. Dolayısıyla baskı ‘baskı’ olarak algılanmıyor, Genelkurmay’ın ‘yazılmayacaklar’ emrini içeren faksları kimilerince bir ‘rica’ olarak algılanıyor, tak diye emredilen şak diye yerine getiriliyor. Devlet ideolojisini içselleştirenler, bundan başka ve öte bir söyleme gerek de duymuyor. Bütün Kürtlerin nihai amacının ülkeyi bölmek, parçalamak olduğuna kani olanlar okuru/izleyiciyi/dinleyiciyi, yüksek yerlerden çekilmiş fakslara ya da zorlamaya başvurmaya gerek kalmadan, - kendine ait zannettiği- savına ikna etme görevini gönüllü olarak yerine getiriyor. Tersini sorgulamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Kürtlerin ve ‘ötekileştirilen’ farklı kesimlerin – Ermeniler, Aleviler, kadınlar, eşcinseller, TMK tutuklamalarında görüldüğü üzere çocuklar- hakim ideolojinin söylemiyle haberlerde ayrımcı, dışlayan bir bakışla ele alınması sadece belli bir baskının sonucu olsaydı bu tutumun, kurumların demokratikleşmesiyle birlikte değişme ihtimalinden söz edebilirdik.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Bilgi eksikliği ya da tahsilli cehalet...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama medyanın Kürtleri de içine alan ‘ötekine’ karşı söyleminin değişmesi için kurumların demokratikleşmesi yetmiyor; içselleştirilen ideolojinin sorgulanması gerekiyor. Medya mensuplarının devlet kanallarından servis edilen bilgileri sorgulamaması da çalıştayda tartışıldı. Kürt sorununda medyanın “bilgi eksikliği” de bu çerçevede ele alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa medyanın Kürt sorunu da dahil pek çok konuda “bilgi eksikliği”nden söz etmek mümkün değil; medyanın asıl sorununu Tanıl Bora’nın ‘tahsilli cehalet’ olarak Türkçeleştirdiği Habermas’ın ‘Halbbildung’ kavramı açıklıyor. Bora, Birikim’de yayınlanan ‘Tahsilli Cehaletin Cinneti’ makalesinde, bürokraside ve akademide olduğu kadar medyada önemli pozisyonlarda bulunan tahsilli ‘seçkinlerin’ refleksleşmiş, ezberlenmiş milliyetçi replik ve jestlerini açıklamak için Habermas’ın ünlü “Theorie der Halbbildung” (Yarı – Eğitimlilik Teorisi) makalesine başvuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bora “Türkçesiyle tahsilli cehalet denilebilecek yarı - eğitimlilik ya da yarı – cahillik durumunun, eğitim formasyonunun kalitesinden bağımsız” olduğunu söylüyor. Gerçekten da ‘tahsilli cahil’ olmak için Kemalist ideoloji üzerinde yükselen ve “milliyetçi zihniyet kalıplarını her bilgi alanının zeminine döşeyen” Türk tedrisatından geçmek gerekmiyor. Savunucularının Amerikan eğitiminin nimetlerinden saydığı ‘ben kuşağı’ nın medyadaki temsilcilerinin aynı dertten muzdarip olduğunu görüyoruz. Bora’nın Habermas’tan aktardığı kolektif narsizmle ilgili cümle burada tam yerine oturuyor: “Yarı-eğitimlilikle kolektif narsizmi birleştiren; bir şeylere temellük etme, söze dahil olma, kendini uzman olarak satma ve bir yere aidiyet edâsıdır.” Bora buna, eğitimli orta sınıfın “mala – mülke, en önemlisi kariyere, bir statüye” sahip olma hırsı ile bu hırsın kaçınılmaz olarak birleştiği ‘kazanma’ küstahlığını da ekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu uzunca parantezden sonra, medya seçkinlerinin – en azından bir kısmının- Kürt sorununa kabul edilmiş genel kanıların ötesine bakma ihtiyacı hissetmeden, cehaletle yaklaştığını söylemek yanlış olmaz. Canı isteyen Kürtlerin örneğin iki dil talebini Kürt milliyetçiliğine indirgeyebilir – zira sadece Kürt olmak, milliyetçi olarak yaftalanmaya yetiyor. Özneler, irade, durumlar, nesnellik yok sayılıp ve hiçleştirilebiliyor- ; empati kurasıgelen bir turist edasıyla Doğu illeri ‘seyahati’ sonrası, devrik cümleler kurmanın farz sayıldığı hikaye diliyle, “gittik, gördük çok fakir çok çağresizler” – yoksullaştırmayı sorgulamadan- edebiyatı yapabilir; kimileri Kürt sorununun içiçe geçmiş bütün katmanlarına vakıf olmak için iki gün Diyarbakır’da kalmış olmayı yeterli sayıp çözümlemelere kalkışabilir; kimi ise “Buyrun Doğu ve Güneydoğu sizin olsun, bize sahiller yeter” kışkırtıcılığına soyunabilir. Örnekler bol ama özetle uzmanlık alanı olmadığı halde söze illa da dahil olmak isteyenler, Kürt sorununa ilişkin canı nasıl istiyorsa öyle ahkam kesebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmalı ‘Beyaz Türk’ tanımının içine girmek istemiyormuş gibi yaparak ama yine de ‘beyaz’ ve yukarıdan bakışla, Kürt sorunu üzerine ‘analizler’ yapmak oldukça konformist, dolayısıyla da risk taşımayan bir ‘etkinlik’. Dışlanan kesim üzerinden dışlayanın incelikli ama çok güçlü bir şekilde aidiyeti pekiştirmesi ise cabası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalıştaya dönersem, burada çizdiğim kadar karamsar bir tablo orada çizilmedi. Kürt sorununun çözümünü zorlaştıran çatışma dilini kullanan medya mensupları olduğu gibi, bu dili kullanmayan, vicdan, ahlak ve gazetecilik etiğini gözeten, her daim kazanan tarafa bağlılık bildirmeden ve aidiyetini ilan etmeden tüm mağdurların haklarını önemseyen çok sayıda gazeteci de var neyse ki. Bulundukları yerde önce şımarık, sonra deli ilan edilip dışlansalar da varlar. Deli ve hatta fişlemelerde ‘terörist’ diye yaftalanmak, iktidarın dikensiz bahçesinde makbul olmaktan her zaman iyidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turnusol, 04 Ocak 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-6180475192520727690?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/6180475192520727690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/01/kurt-sorunu-ve-medya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6180475192520727690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6180475192520727690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2011/01/kurt-sorunu-ve-medya.html' title='Kürt Sorunu ve Medya'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-8719767423424554637</id><published>2010-12-19T15:28:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T04:30:07.092-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Abdullah Demirbaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt sorunu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Joe Reilly'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinn Fein'/><title type='text'>Generallere kalsa IRA barışı olmazdı</title><content type='html'>&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Barıştan önce hakkında 550 yıl  hapis istenen Reilly ile  KCK Davası’ndan 173 hapsi istenen Diyarbakır’ın  Sur Belediye Başkanı  BDP’li Abdullah Demirbaş’ı bir araya geldi.  “İngiltere’de 25 yıllık  savaş kimseye kazandırmadı, barış ise siyasi  hedeflerimizin  gerçekleşmesini sağladı. Sorunun çözümü İngiliz  generallerine  bırakılsaydı, çatışma ve savaş hala devam edecekti” diyen  Reilly’e  katıldığını söyleyen Demirbaş ise&amp;nbsp; “Türkiye’de de  30 yıldır süren  çatışma artık hepimize kaybettiriyor. Bir oğlum dağda  diğeri bir aya  kadar askere gidecek, kalbim bölünmüş durumda. Devlet  siyasetin önünü  açmalı gençler dağa çıkmak yerine siyasete katılmalı” dedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Yıllardır  Kuzey İrlanda’nın İngeltere’den bağımsızlığı için mücadele veren  İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun (Ireland Republic Army-IRA) siyasi  kanadı Sinn Fein’in eski Genel Sekreteri ve Yürütme Kurulu üyesi Joe  Reilly, Londra hükümetiyle barışın nasıl sağlandığını anlattı.  Reilly, “İngiltere hükümetinin bizimle görüşmek gibi bir niyeti hiç  yoktu. Sorunun çözümü İngiliz generallerine bırakılsaydı, çatışma ve  savaş hala devam edecekti. Ama ABD devreye girdi Kürt tarafı da barış  için girişimde bulunmalı, uluslararası aktörler devreye girmeli” dedi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;“Sinn  Fein modeli Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde uygulanabilir mi”  sorumuzla başlayan konuşma, Demirbaş ile Reilly arasında şöyle devam  etti:&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;Demirbaş:  Türkiye’de Kuzey İrlanda modeli örnek alınabilir ama benzerliklerin  yanı sıra farklıkları görmezden gelemeyiz. Örneğin Sinn Fein hiç  kapatılmadı, bizim partilerimiz kapatıldı. Ayrıca Türkiye’de bu sorun  BDP, PKK ve Abdullan Öcalan ile görüşülerek çözülür. Silahlı mücadeleyi  BDP yürütmüyor; BDP siyasi adımları atabilir, yükünü de PKK’ya atmıyor.  Silah boyutunu çözecek olan ise PKK ve Öcalan’dır. En nihayetinde bu  işin çözüm yeri parlamentodur; Kürtlerin de olduğu parlamento yeni bir  anayasa ile bu sorunu çözer. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Reilly: Sadece deneyimlerimizi  paylaşabilirim, kimseye ders veremem. IRA ve devlet 25 yıl savaştı, bu  savaşta kimse kazanmadı. Sonunda sorun kilitlendi. Bizler ‘bu kilidi  nasıl açarız’ diye kendimize sorduk. Silah sadece hedefe giden bir  araçtı ve bizler silahla evli değildik. Barışa giden süreç siyasi  hedeflerimizi gerçekleştirecekti ve taraflar o sürece girdi. Şimdi Sinn  Fein Kuzey Irlanda’nın en güçlü partisi ve devletin  demokratikleşmesinde, eşitliğin sağlanmasında çok büyük role sahip.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Kimse birbirini yenemedi&amp;nbsp; &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Demirbaş:  30 yıldır Kürtler sistemi yok edemedi, sistem de Kürtleri yok edemedi.  Kimsenin birbirini yenemediği durumdayız, çatışma herkese kaybettiriyor.  Siyasetin önü tıkandıkça gençler umudunu yitiriyor, silahlı mücadeleyi  çözüm olarak görüyor. Oysa tersi olmalıydı; gençler dağa gitmek yerine  siyasete katılmalıydı. Oğlum da bana 6 Mayıs 2009’da “Anaların  gözyaşları aynıdır, gözyaşları dursun” dediğim için 2 yıl 6 ay ceza  verilince “Siyaset tükendi” diyerek dağa çıktı. Bir oğlum bir aya kadar  askere gidecek. İşte ailemizin bu durumu, çözümsüzlüğün adıdır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Reilly: Sizinki çok zor bir durum; bir babanın hiçbir zaman içinde bulunmak istemeyeceği durumdasınız. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;Demirbaş: Seçilmiş biriyim ve ‘silahlı örgüt yöneticisi olmak’ iddiasıyla yargılanıyorum. 173 yıl hapsim isteniyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Reilly: Benim daha çoktu; 550 yılla yargılandım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Demirbaş: Tebrik ederim, siz beni geçmişsiniz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Reilly:  Biz de aynı durumdaydık. İngiltere hükümetinin bizimle görüşmek gibi  bir niyeti hiç yoktu. Sorunun çözümü İngiliz generallerine bırakılsaydı,  çatışma ve savaş hala devam edecekti. Ama ABD devreye girdi, İngiliz  hükümetine barış sürecini başlatmak için baskı yaptı. Kürt tarafı da  barış için girişimde bulunmalı, uluslararası aktörler devreye girmeli.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Demirbaş: Kalbim üç parça &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Demirbaş:  Uluslararası güçler Türkiye’de Kürt sonunun çözümünde sadece  kolaylaştırıcı rol alabilirler. İnsanlar piknik yapmak için ya da  ekonomik durumları kötü olduğu için dağa çıkmadı. Keşke silahlı  mücadeleye başvurmasaydı. Bir baba olarak yüreğim üç parça: bir parçası  dağda oğlumla, bir parçası arkadaşlarımın olduğu cezaevinde, bir parçası  da askerde. Kalbimin parçalarının birleşmesini istiyorum. Kürtler  Türkiye’nin demokratik bahçesinde farklılıklarıyla, diğer çiçeklerle  birlikte yaşamak istiyor. Bunu istemek suçsa bu suçu işlemeye devam  edeceğiz. O zaman 550 yılı aşarım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Reilly: Bizim de yüreğimiz Türkiye’de barıştan yana.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Star - 20 Aralık 2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-8719767423424554637?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/8719767423424554637/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/12/generallere-kalsa-ira-bars-olmazd.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/8719767423424554637'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/8719767423424554637'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/12/generallere-kalsa-ira-bars-olmazd.html' title='Generallere kalsa IRA barışı olmazdı'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-3549831955066997416</id><published>2010-12-17T03:59:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T05:02:51.941-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nefret Söylemi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alper Görmüş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medya'/><title type='text'>Alper Görmüş'ün Görmediği</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Alper Görmüş’ün ırkçılığın, milliyetçiliğin her türlüsünün karşısında olduğuna  hiç şüphe yok. Köşe yazdığı gazetenin iddialı fikriyle çelişen  söyleminden sorumlu tutulamayacağı ortada. Ama iğneyi başkalarına  batırmanın çuvaldızı kendine batırmak gibi bir sorumluluğu da var. Bu  sorumluluğu yerine getirmek, kendi ifadesiyle “derinin altındakini fark  etmek için özel çaba sarf etmek” en çok, hak ihlalleri karşısında  çabalarını bildiğimiz Alper Görmüş’ten beklenir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim basınımızda kuvvetli bir ırkçı damarın olduğu muhakkak. Bu eğilim bazen çok kaba bir tarzda da tezahür edebiliyor, fakat ırkçılık giderek çok ayıp bir davranış sayılmaya başladığı için, çoğunlukla bunun ‘incelikli’ biçimleri tercih ediliyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler Taraf gazetesindeki Medyaironik köşesinin sahibi Alper Görmüş’e ait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"'Pişman değiliz’ haberleri ve ‘Taş atan’ gazetecilik...” başlıklı yazısında Görmüş, Hürriyet’in “Rum çatlatan açılış”, Anadolu Ajansı’nın “Eski düşman Ermeni’den dost olmaz” başlıklı haberlerinin dilindeki ‘incelikli’ ırkçılığa çok yerinde eleştiriler getiriyor. “İnsandan ‘av’ diye söz eden haberler” başlıklı diğer bir yazısında da Görmüş, haberlerde ilk anda görünmez olan ‘incelikli’ hak ihlallerine karşı meslektaşlarını ve okuru uyanık olmaya davet ediyor, “Gördüğünüz gibi bazı illetler derimizin üstünde değildir, derimizin altına işlemiştir ve onları fark edebilmemiz için özel bir gayret sarf etmemiz gerekir” diye yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmüş’ün medyanın diline, söylemine getirdiği eleştirilerin katkısı tartışılmaz. Tam da bu yadsınımaz katkısından dolayı, ondan aynı oranda “derinin altına işlemiş illetlere” karşı uyanık olmasını bekleme hakkına sahibiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Derinin altındaki...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf gazetesi, geçtiğimiz salı günü, sürmanşete “Texas Naziler’i Bursa’ya yakışmıyor” başlığı atarak, Beşiktaş maçında Bursasporlu taraftar grubu Texas’ın statta “Ermeni köpekler Beşiktaş’ı destekler” tezahüratını haberleştirdi. Ne başlıkta taraftarların eylemini hafifleten “yakışmadı” sözcüğü, ne de haberin metni görmezden gelinecek gibi değil:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bursa’nın en etkili taraftar gurubu Teksas’ın yapmış olduğu ‘Ermeni köpekler Beşiktaş’ı destekler’ tezahüratı sadece yeşil sahalarda değil, memlekette görmek istemediğimiz hareketlerden.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Genelde böyle istenmeyen işleri yapanlar ‘Birkaç kendini bilmez’ diye geçiştirilirken, söz konusu Teksas olunca bir kez daha düşünmek lazım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Grubun geçen sezon Bursa’da oynanan Diyarbakırspor karşısında imza attığı münferit işler hâlâ hafızaları süslüyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Irkçılık ve milliyetçilikle kabarık icraat listesine yeni bir çentik attırmamak gerekiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle haberi yazan kişiye “süslemenin” sözlük anlamının “bir şeyin daha hoş görünmesini sağlamak” olduğunu ve -açıkça söylemekten kaçınmış ama - ya ırkçılık ya da milliyetçilik anlamında kullandığı “münferit işler” tanımıyla yan yana gelemeyeceğini hatırlatmak bir borçtur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cümleleri bu şekilde kurabilmek dil bilmezliğin, mesleki tecrübesizliğin sonucu olmasa gerek. Haberde Türkiye’de ırkçılığın “münferit” diye geçiştirilmesinden şikayet edildiği cümlede aynı zamanda ırkçılığı “istenmeyen işler” olarak kodlamak safdilliğin çok ötesine geçen daha derin bir soruna, tam da Görmüş’ün belirttiği gibi, derinin altına işlemiş illetlere işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu illetle malul zihin, Ermenilere yönelik çok ağır haraket içeren o tezahüratı ülkenin kabarık miliyetçilik ve ırkçılık listesine sadece “bir çentik” olarak kaydetmekte sakınca görmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İğneyi batırırken...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberin yayınlanmasının üzerinden bir hafta geçmesine rağmen Medyaironik köşesinde bu konuda itirazını dile getirmemesini Görmüş’ün köşe yazdığı gazeteyi okumamasıyla açıklayabiliriz belki. Gözünden kaçma ihtimali var ama örnekler de tek bir haberle sınırlı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf “Ha Bahçeli ha Diaspora” başlığını attığında, Taşnaktsutyun’un Uluslararası İlişkiler Sekreteri Giro Manoyan için “Ermenistan’ın Bahçelisi” dediğinde ya da bir haberde “Ermeni kuyumcu çetesi” ifadesini kullandığında da Görmüş’ten bu haberlerin diline, sunumuna, atılan başlıklara dair bir eleştiri gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmüş’ün ırkçılığın, milliyetçiliğin her türlüsünün karşısında olduğuna hiç şüphe yok. Köşe yazdığı gazetenin iddialı fikriyle çelişen söyleminden sorumlu tutulamayacağı ortada. Ama iğneyi başkalarına batırmanın çuvaldızı kendine batırmak gibi bir sorumluluğu da var. Bu sorumluluğu yerine getirmek, kendi ifadesiyle “derinin altındakini fark etmek için özel çaba sarf etmek” en çok, hak ihlalleri karşısında çabalarını bildiğimiz Alper Görmüş’ten beklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü düşünmek taraf olmaksa, taraf olmak da sessiz kalmamayı gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turnusol - 17 Aralık 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-3549831955066997416?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/3549831955066997416/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/12/alper-gormus-gormedigi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/3549831955066997416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/3549831955066997416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/12/alper-gormus-gormedigi.html' title='Alper Görmüş&amp;#39;ün Görmediği'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-8394812727230768522</id><published>2010-11-10T04:38:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T04:30:07.150-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Memmet Ali Ağca. Rıdvan Memi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyasi Cinayetler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medya'/><title type='text'>Ağca’yı Suçsuz İlan Eden Gazeteci Memi Limon Satsın!</title><content type='html'>Gazetecilik dersi vermek, "suçsuz" ilan ettiği Ağca ile yaptığı  röportajı "Bu röportaj şansını yakalayıp da yapmamış gazeteciler varsa  mesleği bırakıp limon satsın, limon sattıklarından da sabıka kaydı  istesin" diyen Rıdvan Memi’ye mi kaldı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;TRT Haber kanalında dün akşam Kozmik Oda programını izleyenler hükümlü bir katilin şu sözlerle izleyicilere tanıtıldığına tanık oldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bugün konuşacağımız Ağca İtalyan ceza yasasına göre de Türk ceza yasasına göre de sabit olan suçlarından dolayı hükümlerini yatmış, bugün yasalar karşısında suçsuz bir insan."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Suçsuzluğu" devlet kanalında ilan edilen kişi, Milliyet gazetesi Yayın Yönetmeni gazeteci Abdi İpekçi cinayetinden hüküm giymiş Mehmet Ali Ağca, onu suçsuz ilan eden ise programı sunan Rıdvan Memi'ydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşımızda, yani ekranda, Memi'nin anlatımıyla, "suçsuz" olmanın yanı sıra tokgözlü bir insan oturuyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Para almayı bırakın, talep ya da ima bile etmedi. Hatta ve hatta bu yayının görüşmeleri sırasında içilen çay ve kahvenin parasını bile bana ödettirmedi, kendisi ödedi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan tekrar tekrar aynı görüntülerle karşılaşıyor. Ağca, 1 Şubat 1979'da İpekçi'yi Maçka'da otomobilinin içinde öldürdükten altı ay sonra, idamla yargılanırken Maltepe Cezaevi'nden nasıl oluyor da kaçabiliyor; yine nasıl oluyor da Vatikan'da Papa II. Jean Paul suikastını işleyene kadar iki yıl Abdullah Çatlı ve Oral Çelik ile birlikte rahatça ortalarda dolaşabiliyor; 27 yıl sonra "Rahşan Affı" ile "yanlışlıkla" tahliye edilebiliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da yine bir gazeteci olan Hrant Dink cinayetinin faili olan Ogün Samast cinayetten birkaç gün sonra Türk bayrağı önünde bir "kahraman" pozuyla polisler tarafından fotoğraflanabiliyor. Türkiye'de bu hep yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gazeteci Memi'ye bir bilgi: "Suçunu çekmiş insanlar" masum değil, ceza yasalarının işlenen suç için öngördüğü cezayı yatıp serbest kalmış kişilerdir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) altıncı maddesine göre de "suçla itham edilen herkes yasalara göre suçluluğu ispat edilene dek masum" kabul edilir. Oysa Ağca'nın cinayeti işlediği ispat edilmiştir ve bu suçtan hüküm giymiştir; kesinleşmiş yargı kararına göre Ağca katildir.&lt;br /&gt;İpekçi cinayetiyle ilgili tek soru yok&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağca'yı "suçsuz" ilan eden Memi program boyunca da İpekçi cinayetiyle ilgili konuğuna tek bir soru yönetmedi. Daha çok Papa suikastının arkasında kimlerin olduğunu sorguladı; suikastı Opus Dei tarikatına ya da Masonlara bağlamaya çalıştı. Ağca'nın yaşadığını iddia ettiği, 15 yaşında kaçırıldığından beri bulunamayan Emanuelle Orlando'nun orta mı, kuzey mi, yoksa iç Avrupa'da mı yaşadığını bulmaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetecilikte çok basit ama temel bir dürtü vardır, o da meraktır. Programın sonunda anlaşıldı ki İpekçi cinayeti Memi'nin "merak" alanı dışındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, belki Memi İpekçi cinayetini sorsa iddiaların çoğunu "şehir efsanesi" diyerek yalanlayan Ağca'dan yanıt alamayacaktı. Sonuçta Ağca'yı karşısına alıp konuşturmanın da yalanı meşrulaştırmak gibi bir tuzağı var. Hakikati Ağca'nın anlatımıyla eğip bükmeye razı gelmek bir vicdan meselesidir ve bu sadece Memi'yi ilgilendirir. Ama kendisine hatırlatılacak birkaç şey var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memi programı  "Ağca ile röportaj şansı yakalayıp da yapmamış gazeteciler varsa mesleği bırakıp limon satsın, limon sattıklarından da sabıka kaydı istesin" diyerek sonlandırdı.  Biz gazeteciler,  gazeteciliği Memi'den öğrenecek değiliz. Gazetecilik dersi vermek Memi'ye kalmadı. Memi'ye son soz: Limonu gidiniz, siz satınız, mesleğimize karışmayınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet - 10 Kasım 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-8394812727230768522?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/8394812727230768522/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/11/agcay-sucsuz-ilan-eden-gazeteci-memi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/8394812727230768522'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/8394812727230768522'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/11/agcay-sucsuz-ilan-eden-gazeteci-memi.html' title='Ağca’yı Suçsuz İlan Eden Gazeteci Memi Limon Satsın!'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-6422825792512816354</id><published>2010-10-18T04:47:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T05:03:18.646-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyasi Cinayetler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tuba Çandar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hrant Dink'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni soykırımı'/><title type='text'>Hrant: 'Tanrı' Anlatıcıya İhtiyaç Duymayan Bir Hayat</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink’in hayatı kitap oldu. "Tanrı" anlatıcı yok bu kitapta; onu  eşi Rakel Dink, çocukları, akrabaları, çocukluk arkadaşları yani, onunla  birlikte hayatı yaşayanlar anlattı. Tuba Çandar’ın "Hrant" kitabı,  Taşnak Rakel’in Çutağının doğum gününde çıktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakel Dink'in Çutağ'ı Hrant Dink'in, yaşasaydı 56 yaşında olacağı doğum gününde (15 Eylül) çıktı Tuba Çandar'ın Everest'ten yayınladığı "Hrant" kitabı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuba Çandar'ın kitabın girişinde yazdığına göre, Hrant Dink'in hayatını anlatan bu kitap, kapıların açılmasıyla yazılmaya başlıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kitap için söyleşilere başladığımda aileden benimle ilk konuşan Hosrof oldu. (...) Bana ilk kapıyı açan Hosrof'tu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Hrant Dink'in Agos'taki odasında kardeş Hosrof Dink, Tuba Çandar'a ikinci buluşmalarında "Biliyor musun uykum kaçtı dün gece. Yatakta debelenip dururken, ben ne yapıyorum diye sorup durdum kendime. Birdenbire fark ettim ki aslında konuşmak iyi geliyor... Çok tuhaf ama iyi geliyor" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı yazmak için okumaya başladığımda, ilk sayfalarda kendi hayatıma bir kapı açıldı: Bir yakınınız öldüğünde - benim babam - önce konuşamazsınız. Sonra sonra konuşmak iyi gelir. Daha cenaze evinde,  babamın çocukluğunu anlatarak, komik anılara güldükleri için öfkelendiğim ailenin yaşlılarının hikâyeleri de sonra iyi gelmeye başlamıştı bana. Kahraman babamın da aynı benim gibi çocukken karanlıktan korktuğunu öğrenmek, iyi gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink'i en yakınlarından dinlemek de böyle iyi geliyor. Yayın Yönetmeni olduğu Agos gazetesi önünde katledildiği 19 Ocak 2007'den sonra o kadar çok şey söylendi ve yazıldı ki... İnsan bu yazılıp konuşulanlar arasında Kumkapı'da balıkçı sepetine saklanan çocuk Hrant'ı, kardeş Hrant'ı, Rakel'e aşık Hrant'ı, baba Hrant'ı dinlemek istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kapılar açılıyor...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Khent Hrant" (Deli Hrant) ve "Baron Hrant" adlı iki kitaptan oluşan "Hrant" kitabı, Çandar'ın yazdığı gibi klasik bir biyografi değil. Bir hayata yukarıdan bakan bir "tanrı" anlatıcı yok. Hrant Dink'i eşi Rakel Dink, çocukları Delal, Arat ve Sera Dink; kardeşleri Hosrof ve Yervant; Siranuş hala, Armenak dayı, Zabel yenge ve yeğenleri; Gedikpaşa Protestan Kilisesi'nin yuvasında birlikte kaldığı çocukluk arkadaşları, askerlik arkadaşları, birlikte balık tuttuğu arkadaşları yani kısaca onun hayatını birlikte yaşayanlar anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakel Dink kitapta yayınlanan mektubunda Tuba Çandar için, "Üç yıldan fazla bir süredir, hayatımızın içine girdi. Çutağım'ın 53 yıllık yaşamını, neredeyse birlikte yaşamış gibi oldu. Sevinçli, coşkulu, hüzünlü, yorgun, dingin her bir anına süzüldü" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okur da kitabın satır aralarında açılan kapılardan Hrant Dink'in hayatına bazen hüzünle, bazen sevinçle, bazen okuduklarından yorgun bir halde süzülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;19 Ocak ve 1915&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci kitap "Khent Hrant", 19 Ocak 2007 tarihinden, Hrant Dink'in katledildiği günden başlıyor adı: "Kaldırım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce kez anlatılan, yazılan o günü bu kez Hrant Dink'in kardeşleri, yeğenleri, gelini, çocukları ve eşi anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kaldırım"dan sonra "Sahipsiz Çocuk"a geliyorsunuz. 19 Ocak 2007'den, 1915'e çıkıyor yol. İki tarih arasında 92 yıl var ama arasındaki mesafe bir kitap sayfasının inceliği kadar... Çocuk parmaklarını kanatan incecik kâğıtların keskinliğinde 19 Ocak'ın Şişli'sinden, 1915'in Gürün'üne geçiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink'in kardeşi Yervant anlatıyor, anneanneleri Lusiye'nin, 1915'te, Gürün'de esnaflık yapan babası Manuel Aşotyan Efendi'den alınışını. Babasının Ahçig diye sevdiği Lusiye, oradan Sivas'ta bir yetimhaneye veriliyor. Tehcirde karısı ve çocuklarını kaybeden Anto ile evleniyor sonra Ahçig.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Çutak ile Taşnak&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant ile Mardin'in Varto aşiretinden Rakel'in hikayesine gelince... Hrant Dink'in arkadaşı Tomo'nun "dillere destan Rakel sevdası" diye anlattığı sevgiyi yani, "Çutak ile Taşnak"ın hikâyesini Rakel Dink anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eşim beni Tuzla Kampı'nda gördüğünü söylerdi ama ben onu Joğvaran'dan hatırlıyorum. Ama bir kızın erkeği hatırladığı gibi değil... Hrant Ahparig diye severdim onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben ikimizin kız - erkek olarak ilk tanışmamızı ilkokul son sınıfı okuduğum yıl olarak hatırlarım. Bir pazar günü Balat'taki kilisedeyiz. Çutak oraya birkaç arkadaşıyla geldi. İlk kez elini uzattı bana ve merhabalaştık. O anda kızardığımı hissettim ilk kez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ona Çutak, bana Taşnak derlermiş, kimse anlamasın diye. Türkçe karşılığı 'keman' ile 'piyano' Çutak keman gibi incecik, uzun boylu, yakışıklı bir çocuk. Ben de ona uygun olsun diye herhalde, piyano işte. Hrant'ın hemen arkasından ahparig kelimesi yapışıyordu. Çutak başka bir şey. Onu dediğim an özgürleştim, rahatladım. Sonra hep Çutak'tı benim için. Sevgilim olunca da eşim olunca da hiç değişmedi. Çutak'tı o."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci kitap "Khent Hrant", "Hayat Kavgası", "Muhalif", "Fakülteden Kışlaya", "Beyaz Adam", "Aile Babası", "Son Ayrılık"; Hrant Dink'in Agos'u kurduktan sonraki hayatını anlatan ikinci kitap "Boron Hrant" ise "Bakmak", "Dokunmak", "Görmek", "Bilmek", "Ölmek" başlıkları altında bölümlere ayrılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam 647 sayfada, Hrant Dink'i anlatıyor onunla birlikte hayatı yaşayanlar; kocaman bir hayat akıyor satır satır. Bir "tanrı" anlatıcıya bile ihtiyaç duymayan bir hayat onunki. Hal böyleyken, susmak, sözü onlara bırakmak gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ahçig:&lt;/b&gt; Kız çocuğu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ahparig:&lt;/b&gt; Ağabey/abi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Khent:&lt;/b&gt; Deli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joğvaran: İbadet etmek için toplanılan yer. Kitapta, Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi'nin işlevinden dolayı, "yurt/yetimhane" anlamında kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet - 18 Eylül 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-6422825792512816354?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/6422825792512816354/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/10/hrant-anlatcya-ihtiyac-duymayan-bir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6422825792512816354'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6422825792512816354'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/10/hrant-anlatcya-ihtiyac-duymayan-bir.html' title='Hrant: &amp;#39;Tanrı&amp;#39; Anlatıcıya İhtiyaç Duymayan Bir Hayat'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-5244994802332556591</id><published>2010-07-05T09:09:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T07:03:56.499-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gültan Kışanak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt sorunu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BDP'/><title type='text'>"Liberal Kürt Hesabı Diyarbakır’dan Döner"</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&amp;nbsp;BDP Eşbaşkanı Kışanak, hükümetin Kürt politikasını eleştirdi: "Hükümet  Kürtlere ‘taleplerinden vazgeç’ demek istiyor olabilir ama bu baskıcı  mühendislik hesabı tutmaz. Hükümetin ‘Liberal Kürt’ hesabı  Diyarbakır’dan dönebilir."&lt;br /&gt;Barış ve Demokrasi Partisi (&lt;b&gt;BDP&lt;/b&gt;) Eşbaşkanı &lt;b&gt;Gültan Kışanak&lt;/b&gt; hükümetin&amp;nbsp;"demokratik açılım" paketini nasıl değerlendirdiklerini ve çatışma sürecine dair görüşlerini &lt;b&gt;&lt;/b&gt;anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hükümet 'Demokratik açılım'ı gündeme getirdiğinde BDP ılımlı açıklamalar yaptı. Bütün bir süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Süreç Türkiye'yi değişime zorluyor. Demokratikleşme ve Kürt sorununun  çözüme kavuşturulması, Türkiye'nin önüne ertelenemez bir zorunluluk  olarak gelip dayanmıştır. Artık savaşı ve inkâr politikalarını eskisi  gibi yürütemeyecekleri ortada. Demokratik açılım AKP'nin düşünüp,  tasarladığı bir politika değil. Bize göre hükümet süreci çok kötü  yönetti, çözümsüzlük politikalarına evrilten bir tutum içinde girdi.  Başından beri süreci geliştirmek için üzerimize düşen görevi yerine  getirmeye çalıştık; gerçekçi politikalar konusunda hükümeti  bilgilendirdik. Bu yönde bir rota izlenseydi bu noktaya gelmeyebilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kürtlerin taleplerinin yerine getirilmesi konusunda sizce ne kadar ilerleme sağlandı? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Hükümet, bizim üzerinde ortaklaştığımız (eşitlikçi yeni bir Anayasa, anadilde eğitim ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi) talepleri&amp;nbsp; karşılamak yerine, bunların tamamen karşısında duruyor. Tutuklamalarla,  gözaltına almalarla, askeri operasyonlarla bastırma yaklaşımındalar ve  bu çözüm sürecini geriye itiyor. Taleplerimizin bugünden yarına  çözülmesini beklemiyoruz ancak parti olarak çözüme giden yolun önünü  nasıl açarız diye yaklaştık. Ama AKP'den bunu görmedik. Karşı tarafı  düşman olarak konumlarsanız konuşma şansınız olmaz. Bu sürecin en kritik  noktası bu: konuşamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;KCK operasyonları, "terör" söylemleri BDP'yi parlamento dışına itmeye çalışmak mı sizce?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Demokratikleşme sürecini tahrip eden bir politika izleniyor. Ama  sosyolojik olarak bir toplum üzerine mühendislik hesaplar yapmak,  toplumu bir yere yönlendirmek kolay değil. Baskıcı yöntemlerle hükümet  Kürtlere "taleplerinden vazgeç" demek istiyor olabilir ama bu  mühendislik hesabı tutmaz; Türkiye'yi kopuş siyasetine götürebilir.  Hükümet baskılama yöntemleriyle bir süre sonra "Liberal Kürt" ortaya  çıkarma hesabı yapıyorsa yanlış hesap Diyarbakır'dan dönebilir. Türkiye  ayrışma içine sürüklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İçinde bulunduğumuz çatışma sürecini değerlendirirsek sizce bu noktaya gelindi mi? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin politik düzey itibarıyla, stratejik olarak kendilerini  ortak yaşamda odakladıklarını, bundan kolay kolay sapmayacaklarını  düşünüyorum. Kürtler açısından da politika mühendisliği kolay bir şey  değil. BDP çıksın bütün Kürtlere "Böyle yapmayın" desin beklentisinin  hayatta bir karşılığı olmayabilir. Ama Kürtlerin ortak politik aktörleri  bir bütün olarak şu anda ortak ve eşit yaşam hedefine kenetlenmiş  durumdadırlar. Bu konuda stratejik olarak değişiklik politikaları asla  yok.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BDP, "Demokratik özerklik" ile tam olarak ne istiyor, ne talep ediliyor? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Partimiz üç yıl önce Demokratik Toplum Partisi (DTP) Kongresinde  "demokratik özerklik" belgesini kongreye sundu; bu yeni bir şey değil.  Modelin&amp;nbsp; önemli ayağı örgütlü topluma dayanıyor;&amp;nbsp; toplumun kent,  mahalle, kadın, gençlik meclisleri şeklinde örgütlenerek yerelden  yönetime katılmasını öngörüyor. Yasalar bugün bu yönde değişse bile  bölge parlamentolarının halkla birlikte yönetmeye hazır olması, halkın  yönetime katılım kanallarının açık olması gerekir.&amp;nbsp; Biz şu anda bunun  toplumsal ayağıyla ilgileniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Neler yapıyorsunuz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yerellerde mahalle, kadın, gençlik meclisleri kuruyoruz; sivil toplum  kuruluşlarını güçlendiriyoruz. Belediyelerimiz şu anda fiili olarak  zaten bütün kararlarını bölgenin sivil toplum kuruluşlarıyla alıyor.  Stratejik planlar yapılırken, sivil toplumun görüşlerine başvuruluyor.  Bize göre bu bir zihniyet ve bir yönetme sorunu. "Demokratik özerklik"  şu andaki sorunu çözme konusunda kilit noktada bizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Demokratik özerklik şimdiki sorunu nasıl çözer, biraz açar mısınız?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu talep üzerinde BDP, PKK, İmralı herkes ortaklaşmış durumda.  Diyarbakır'daki, bölgedeki tüm STK'lar bu modelin hayata geçirilmesi  için kendi durdukları yerden mücadele ediyor. Karar süreçlerine  katılmaya çalışıyorlar. Biz bunu bir zihniyet devrimi olarak görüyoruz  ve hayata geçirmeye başladık, yasaların değişmesini beklemiyoruz.  Demokratik özerklikten kast edilen çok net şekilde, Türkiye'nin 26 özerk  bölge yönetimine bölünmesi ve bunların merkezi hükümetin birtakım görev  ve sorumluluklarını devralmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Merkezi hükümetin hangi görevleri devralınacak?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye'de sosyal hizmetler, yönetilemez hale gelmiştir.  Dünyanın hiçbir yerinde bizde olduğu gibi, 81 ilin sosyal hizmetlerinin  Ankara'daki bir bakanın iki dudağı arasına sıkıştırıldığını göremeyiz.  Çocuk yurtları, yaşlılar evi, yatılı bölge okullarının tümündeki  sorunları Ankara'dan yönetemezsiniz. Bu kurumlar yerel yönetimlerin  elinde olsa, bölgedeki STK'lar buraları denetleyebilecek, her bölgenin  kendi şartlarına göre çözüm üretilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Merkezi hükümet ile yerel yönetimlerin sorumlulukları nasıl ayrılıyor bu modelde?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ulusal politikaları ilgilendiren konularda merkezi hükümetin  yetkileri olmalı, dünya örnekleri de böyle. Ama sağlık, eğitim, sosyal  politikalar, yerel ekonominin güçlendirilmesi gibi konularda, yerel  parlamentoların görev ve sorumluluğu olmalı ve toplumu yönetim  mekanizmalarına, kararlara katmalı. Bunu yapmadığınız sürece devlet hep  toplumun tepesinde tepinen bir aygıt olacaktır. Belediyeler mevcut  durumda çöp toplamak gibi işlerle görevli; toplumun sorunlarıyla  ilgilenmiyorlar. Yerelde alınan kararlar valilere takılıyor, merkezin  onaylamadığı hiçbir şey yapılamıyor. Biz bunların değiştirilmesini  istiyoruz. Bu kadar demokratik bir talebin nasıl bu kadar kriminalize  edildiğini anlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet - 05 Temmuz 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-5244994802332556591?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/5244994802332556591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/07/kurt-hesab-diyarbakrdan-doner.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/5244994802332556591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/5244994802332556591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/07/kurt-hesab-diyarbakrdan-doner.html' title='&amp;quot;Liberal Kürt Hesabı Diyarbakır’dan Döner&amp;quot;'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-5388097354324168510</id><published>2010-07-03T08:36:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T07:04:20.573-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni soykırımı'/><title type='text'>"Reddedilen, Bütün Varlığım"</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;1915’te ailesini kaybeden küçük bir kızın Türkiye’den Halep’e uzanan  yolculuğu, "soykırım" kelimesi üzerinde şekillenen diplomasinin çok  ötesinden sesleniyor. O küçük kızın hikâyesini, bir dönem Türkiye -  Ermenistan arası diplomatik ilişkilerde yer alan torunu Salpi Ghazarian  anlattı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;"Şahsi bir özür beklemiyorum. Suçun tanınmasını talep ediyorum. Benim  için önemli olan üç bin yıllık varlığımın kabul edilmesi. O mirasın,  varlığın, değerin devam etmesi."&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Salpi Ghazarian, "Türkiye'den özür bekliyor musunuz?" sorusunu böyle yanıtlıyor.&lt;br /&gt;Ghazarian, Ermenistan'ın bir önceki Dışişleri Bakanı Vartan  Oskanyan'ın görevinden ayrıldıktan sonra kurduğu Erivan merkezli  Civilitas Vakfı'nın yöneticisi. Dışişleri Bakanlığı sırasında  Oskanyan'ın asistanıydı.&lt;br /&gt;Uluslararası Hrant Dink Vakfı'nın, Heinrich Böll Vakfı işbirliği ile  başlattığı "Türkiye Ermenistan Gazeteci Diyalog Programı" kapsamında,  bir grup gazeteciyle ziyaret ettiğimiz Erivan'da Ghazarian ile biraraya  geldik.&lt;br /&gt;&lt;h2&gt;&lt;b&gt;Halep'e uzanan bir hikâye...&lt;/b&gt;&lt;/h2&gt;Uzun yıllar Türkiye ile yürütülen diplomatik ilişkilerde yer alan  Ghazarian, görüşmemizde diplomasinin hassas ve tartılmış cümlelerini  kurmuyor. Kökleri Muş, Kayseri ve Gürün'e dayanan Ghazarian bize,  kişisel hikâyesinde çok önemli yeri olan anneannesini anlatıyor.  Ailesini 1915'te kaybeden anneannesi, 12 yaşındayken onu büyüten Türk  aileden Ermeni bir tüccar tarafından satın alınmış. Ghazarian "Anneannem  belki aynı durumda olan pek çok kişi gibi, 12 yaşında onunla evlenen  Ermeni tüccarla kalabilirdi" diyor ve devam ediyor:&lt;br /&gt;"Ama anneannem herşeyi geride bırakıp, Halep'e kaçmış. Oraya gitmeden  önce annem de doğmuş. O yıllarda çocuk yaşta olan anneannem ve annem  Halep'te bir yetimhanede büyümüşler."&lt;br /&gt;Salpi Ghazarian'ın da çocukluğu anneannesi ve annesi gibi, doğduğu  Halep'te geçmiş. Ghazarian on yaşındayken, 1964'te, Amerika'ya göç  ettiklerini anlatıyor:&lt;br /&gt;"Anneannem Arapça, Kürtçe ve Ermenice konuşurdu ama okuma yazması  yoktu, ona okuma yazma öğrettim. Birimizin doğum günü olsa, 'Ben doğum  günümü bilmiyorum' derdi; cebi olmayan bir kıyafet aldığımızda 'Yolda  birşey bulsan onu nereye koyacaksın?' diye sorardı. O hep çöl insanı  olarak kaldı. Benimki çocukluk anıları ama anneannem, bütün süreci  yaşamıştı. Onun anılarının hayatımda büyük etkisi var."&lt;br /&gt;&lt;h2&gt;&lt;b&gt;"Birleşim noktalarını arıyorum" &lt;/b&gt;&lt;/h2&gt;Tarih eğitimi alan Ghazarian, 1915'in tanıklarıyla söyleşiler yapmış.  Çalışmayı yaparken, 1988'de, Taner Akçam ile tanışmasının kendisi için  bir dönüm noktası olduğunu söylüyor:&lt;br /&gt;"Taner ile tanıştığımda anneannemi yeni kaybetmiştim. Taner,  Ermenileri çok iyi tanıyordu, düşüncelerini dile getirirken dikkatli  davranıyordu. Onunla konuştuğumda iki toplumun birbirini  anlayabileceğini, konuşabileceğini fark ettim; ona derdimi anlattım.  Bundan sonra&amp;nbsp; 'birleşim' noktalarını bulmak, hayatımın temel  amaçlarından biri oldu."&lt;br /&gt;Ghazarian'a "Özür dilenmesi, kişisel olarak size ne ifade edecek?"  diye soruyorum. Bu soruya yanıt vermek için Ghazaryan, kendi kızını  anlatıyor:&lt;br /&gt;"1980'li yıllarda soykırımdan kurtulan insanlarla yaptığım  söyleşilerde 'Her şey değişirse geri döner misiniz?' diye sorduğumda  'Nereye gidebilirim?' cevabını alıyordum. Bir gün, nerede yaşadığımı  soran kızımla Halep ve Lübnan'a gideceğim. Ben de anneannemin geçtiği  bütün o yolu, büyüdüğü yetimhaneye nereden geldiğini görmek istiyorum.  Benim için önemli olan kızımın nereli olduğunu öğrenmesi, Muşlu mu,  Vanlı mı? Şahsi bir özür beklemiyorum, talep etmiyorum. Suçun  tanınmasını bekliyorum. Diğer taraftan önemli olan üç bin yıllık  varlığımın kabul edilmesi. O mirasın, varlığın, değerin devam etmesi.  Kabul edilmeyen sadece soykırım değil, tarihsel geçmişimiz ve  varlığımız."&lt;br /&gt;&lt;h2&gt;&lt;b&gt;Sonunu bildiğimiz bir film&lt;/b&gt;&lt;/h2&gt;Ghazarian "Herhangi bir diplomatik sürecin sonunda uzlaşmanın ve  tanınmanın gelmesi gerekir" diyerek protokollere de değiniyor:&amp;nbsp; "Aslında  bu sonunu bildiğimiz bir film. Oysa oyuncular, yani diplomatlar, bunu  bilmezden geliyor. Bu nedenle işlemeyecek bir belgeyi ürettiler."&lt;br /&gt;Bu sözlerinden sonra "Ama" diyerek devam ediyor Ghazarian:&amp;nbsp;  "Amerikalıların da dediği gibi, odada kocaman bir fil var ve kimse bunun  hakkında konuşmuyor. Bu fili görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar."&lt;br /&gt;Filmin sonunun ne olması gerektiği onun için çok net:&lt;br /&gt;"Tıpkı Ermenilerin ve başka devletlerin yaşananları bir soykırım, bir  suç olarak tanıdığı, kınadığı gibi Türkiye'nin de Osmanlı hükümetinin  suçunu reddetmesini bekliyorum. Türkiye'de dil de dâhil Osmanlı  mirasının çoğu reddedilmişken bu suç da tanınıp kınanamaz mı?"&lt;br /&gt;&lt;h2&gt;&lt;b&gt;"Hikâyeler bir cümleye sığmaz"&lt;/b&gt;&lt;/h2&gt;Nisan'dan beri "dondurulan" protokollerin kabulünün iki ülke  ilişkilerinin ilerlemesinde yararlı olup olmayacağı sorusunu Ghazarian  şöyle yanıtlıyor:&lt;br /&gt;"Genel olarak bütün protokoller geleneksel türde imzalanabilir.  Geleneksel, alışılmış protokoller diplomatik ilişkilerin uluslararası  normlar ve ilkelere dayandığını söyler; tarafların toprak bütünlüğüne  saygıyı ve içişlerine karışmamayı içerir. Ermenistan ve Türkiye arasında  bu ilkelere göre ve tabii sınırların açık olacağının belirtildiği  protokoller imzalanmalıydı. Söylediğim gibi bir protokol imzalanıp,  kabul edilirse, ne kadar sürecek olursa olsun, iki halkın soykırımın  tanınması da dâhil her şeyi tartışabilmesi mümkün olabilir."&lt;br /&gt;Ghazarian sözlerini anneannesini anarak noktalıyor:&lt;br /&gt;"Ama iki sayfalık protokol hazırlanıp anneannemin, burada yaşayan  milyonlarca insanın hikâyesi bir cümleye sıkıştırıp atılırsa bu kabul  edilmez ve ilerleme sağlanamaz. " &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet - 03 Temmuz 2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.civilitasfoundation.org/cf/interviews/452-my-entire-being-negated.html"&gt;My Entire Being - Negated &lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-5388097354324168510?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/5388097354324168510/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/07/butun-varlgm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/5388097354324168510'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/5388097354324168510'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/07/butun-varlgm.html' title='&amp;quot;Reddedilen, Bütün Varlığım&amp;quot;'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-863818680819301789</id><published>2010-05-08T05:01:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T07:04:40.409-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Bölünerek Büyüyen Sol’un Tarihi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Hüseyin Aykol’un hazırladığı "Bölüne Bölüne Büyümek: Türkiye’de Sol Örgütler" isimli kitap, 1919 yılından günümüze Türkiye’deki sol örgütlerin soy ağacını çıkarıyor. Kitap, sol örgütlerin kesişen yolları ve yol ayrımlarını gösteren bir başvuru kaynağı. &lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Elimizde, 1919'da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sol Fırkası ile başlayıp günümüze kadar geçen sürede kurulan sol örgütlerin soy ağacını gösteren bir çizelge var. Daha çok şehir metro hatları haritasına benzeyen çizelgede pembe, mavi, portakal ve yeşil renkli hatlar kimi zaman kesişiyor; ayrılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönüşü olmayan bir yolda, okları sadece ileriyi gösteren, her biri farklı sol örgüte ait hatlar özellikle 1990'lı yıllara kadar yaşanan büyük ayrılıklar, bölünmelerden sonra birbirine hiç değmeden paralel ilerliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteci Hüseyin Aykol'un, ilkini 1996 yılında yayınladığı "Bölüne Bölüne Büyümek: Türkiye'de Sol Örgütler" adlı kitabının genişletilmiş ikinci baskısından çıkan bu soy ağacı çizelgesi, Türkiye solunun yaklaşık yüz yıllık tarihinin A3 boyutunda çekilmiş fotoğrafı gibi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Çok "Resmi" Bir Komünist Fırka&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın birinci bölümü olan "Osmanlı Dönemi"nden anlaşılan, Türkiye'nin ilk sol partisi Türkiye Komünist Partisi (TKP) kurulmadan, iktidar tarafından "sahte" ya da "şaşırtmaca", hatta günümüzün değimiyle rahatlıkla "çakma" denilebilecek sol partiler kurulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Ocak 1919'da kurulup aynı yıl yapılan seçimlerde içinden Numan Usta'yı milletvekili çıkaran "Osmanlı Mesai Fırkası" bunlardan ilki. Fırkanın programında savaş zenginlerine ait para ve mallara el konulması kadar, saltanatın korunması da yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci "Sol parti kılığına bürünmüş" parti, TKP'nin kuruluşundan tam bir ay sonra Mustafa Kemal tarafından Türkiye siyaset sahnesine sürülüyor. Tarihe "Resmi Komünist Fırka" ismiyle geçen Türkiye Komünist Fırkası'nın 30 kişilik merkez komitesinde Fevzi Paşa, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Bey gibi milli mücadele yıllarından tanıdık askerler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Legal ve illegal faaliyette bulunan komünist partilerin önünü kesmek amacıyla kurulan parti Bolşevik modelini uygulamak şöyle dursun, bu modelin Anadolu'ya neden uymadığını anlatmaya koyuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol parti ve örgütler Türkiye siyasetine tam da "sahte"lerinin bulunduğu; gazetelerin örneğin Moskova'dan uçurulan "casus" kuşların halk tarafından yakalanıp görevlilere teslim edildiği yönünde efsane türünden haberlerle antikomünizm propagandasına başladığını bildiğimiz dönemde giriyor. Belki de bu nedenle sol'un ilerlemesi toplamda çoğalmak olsa da kaderde bölünmekle geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Verimli toprakların sol'u&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Aykol kitabın önsözünde "Araştırmanın amacı, sayısı kesinlikle belirlenemeyecek denli çok olan ülkemizdeki sol örgütleri olumlu ya da olumsuz yönlerini değerlendirmek olmayıp, onları bir katalog, bir almanak halinde sizlerin dikkatine sunmaktır" diyerek okura sesleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykol kitaba aldığı sol örgütler arasında legal parti/ illegal örgüt ayrımı yapmadığını anlatarak devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu araştırmayı okuyanların hemen hayıflanacağı gibi 'bölüne bölüne büyümek' hiç akıl karı olmasa gerek. Bununla birlikte, ülkemizin son 98 yılında, bu topraklarda 200'ü aşkın sol örgüt kurulup faaliyet gösterdiyse, bu çeşitlilik biraz da kültürel mozaiğimizden kaynaklanıyor olsa gerek. Verimliliğiyle ünlü Anadolu toprağı, galiba bu konuda da zengin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta "Osmanlı dönemi" ile başlayan Türkiye sol tarihi, "Tek Parti Dönemi", "Çok Partili Döneme Geçiş", "1960'lı Yıllar", "12 Mart Sonrası", "12 Eylül Sonrası" ve "2000 Sonrası Durum" başlıkları altında bölümlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kürt Sorunu Partileri", "Cumhuriyet Halk Partisi ve Türevleri", "Türkiye Solunun Ana Damarı", "Türkiye Solundan Portreler", "Sol Örgülerin Çıkardığı Kimi Yayınlar" kitabın diğer başlıkları.&lt;br /&gt;Kürt örgütler eksik kaldı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aykol, önsözünü kitabın kendi açısından eksikliğine vurgu yaparak noktalıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çeşitlilik konusunda hiç bizden aşağı kalmayan - hatta benim için içinden çıkılmaz haldeki- Kürt örgütleri, Kürtçe araştırma yapma şansım olmadığı için çalışmamıza alınmamıştır. Ancak Ankara'ya yönelik siyaset yaptıkları ve Türkçe olarak kendilerini takip edebilmem söz konu olduğu için 'Kürt sorununu demokratik yoldan çözmek' amacıyla kurulan legal partilerin, yaşam serüveni de - diğerleri gibi - özet olarak kitabımızda yer almıştır." (SP/EÖ)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kitabın Künyesi:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bölüne Bölüne Büyümek: Türkiye'de Sol Örgütler", Hüseyin Aykol, Phoenix Yayınevi, 158 sayfa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet - 08 Mayıs 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-863818680819301789?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/863818680819301789/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/05/bolunerek-buyuyen-solun-tarihi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/863818680819301789'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/863818680819301789'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/05/bolunerek-buyuyen-solun-tarihi.html' title='Bölünerek Büyüyen Sol’un Tarihi'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-6069698956185558561</id><published>2010-05-01T05:11:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T07:05:27.795-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kadın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi. Halide Edib'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İpek Çalışlar'/><title type='text'>Lidere Boyun Eğmeyen Kadın: Halide Edib</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;İpek Çalışlar, Latife’den sonra Halide Edib’in hayatını yazdı. "Halide Edib: Biyografisine Sığmayan Kadın" kitabında, Çalışlar’ın "Kadın ve muhalif kimliği nedeniyle kolayca görünür alandan tasfiye edildi" değdi Halide Edib’in genç bir âşık, anne, kitleleri peşinden sürükleyen siyasetçi, cephede savaşan ve sonunda sürgüne gönderilip, linç edilen kadın kimlikleriyle karşımızda.&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok az fotoğrafı var ondan geriye kalan. Birinde miting alanında; siyah çarşafı rüzgârdan dağılmış, yüzünden endişe okunuyor. Yaşının epey ilerlediği dönemde çekilmiş ikinci fotoğrafta ise sanki biraz zoraki asker selamı veriyor; endişe yerini çizgilerine yerleşmiş büyük bir kırgınlığa bırakmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İpek Çalışlar Halide Edib'in, uzun yıllar arayla çekilmiş bu iki fotoğrafı arasında büyük farkı yaratan hayatını yazdı. Çalışlar'ın bu hafta kitap raflarında yerine alacak "Halide Edib: Biyografisine Sığmayan Kadın" isimli kitabında sinema ve dizi filmlere hikâyesi aktarılmış "Handan" ve "Sinekli Bakkal"  romanlarının yazarı; milli mücadelede cephede savaşan kadın; "Mandacı" ilan edilip yıllarca sürgünde yaşayan siyasi kişilikten çok farklı bir Halide Edib çıkıyor karşımıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halide Edib'in çok âşık olduğu adam uğruna kendinden vazgeçişini görüyoruz. Çocukları için hayatını feda edebilecek bir anne çıkıyor karşımıza, sonra aynı kadın iki oğlun bırakıp cepheye savaşa gidiyor. Ermeni tehciri nedeniyle Ermenilerden özür dileyip İttihat ve Terakki'yi terk eden; kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanması için, herkesin emirlerine sorgusuz itaat ettiği Mustafa Kemal'e dahi itiraz eden bir kadın o... Sürülmüş, linç edilmiş Halide Edib, gerçekten "Biyografisine sığmıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışlar'ın kitabında sadece Halide Edib'in bilmediğimiz hayatına vakıf olmuyoruz, arka fonda Osmanlı'nın çalkantılı son yılları ve Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesi akıyor.Çalışlar ile yeni kitabını ve Halide Edip'in hayatını konuştuk...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Neden Halide Edib'i yazdınız?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bir gün onu keşfettim diyebilirim. 2001 yazında Halide Edib üzerine epey okudum ama kitap yazmayı düşünmüyordum. Önce bir dergi yazısı olarak portresini yazdım. Halide'yi yazmamda arkadaşlarımın kışkırtmasının da payı var ki onlardan biri de Nadire Mater'dir. Latife kitabı ile birlikte bir tarih arayışına girmiştim - dönemleri de aynıydı-  sonunda Halide'yi yazmaya karar verdim. Ama Halide, Latife'den 16 yaş daha büyük olduğu için yeniden tarih çalışmak durumunda kaldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sanki bir dönem Halide evin içinde sizle yaşamış gibi...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Öyle oluyor; biyografi böyle bir şey. Tuhaf bir şekilde elimi neye atsam içinden Halide Edib çıkıyor, ondan çok söz eden olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib üzerine yazan çok olmuş ama müfredatta durum bunun tamamen tersi.Halide kitabını okuyunca, aslında okulda bizlere Halide Edib'i hiç öğretmedikleri ortaya çıkıyor..&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;Evet, ortada gerçeğe uymayan bir Halide Edib öğretisi var. Okullarda ne okuttuklarını da öğrenmeye çalıştım. Öğretmenler Halide Edib'den artık pek bir şey okutulmadığını söylediler. Ama bir dönem daha fazla okutulmuş herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Neden romancı kimliğiyle edebiyatta, yaptıklarıyla tarihte yer bulması gereken Halide Edib'i bu kadar görmezlikten geliyor Milli Eğitim?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bunun için ayrı bir çalışma yapmak gerekiyor, Halide Edib kitaplara ne zaman girdi ne zaman çıktı ben bundan çok emin değilim. Ama tabii 1925 yılından 1940 yılına kadar Halide Edip'in bu topraklarda itibarı yok, İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturunca muhalif olduğu için Türkiye'den ayrılmak zorunda kalan lider kişileri önemli görevler için davet ediyor. Halide de eşi Dr. Adnan ile böyle dönüyor yurda, mebus olacağı yolunda söylentiler çıksa da İnönü Halide Edib'e,  İngiliz Filolojisi'ni kurmasını teklif ediyor. Bu siyasi bir pozisyon değil, hatta onun susmasını sağlayacak bir pozisyon çünkü o dönemki üniversite kanunu öğretim üyelerinin konuşması önünde bir engel.  Böylece Halide Edib yeniden susturulmuş oluyor. Ama bu dönüşte bir iade- i itibar olduğu için Halide, büyük olasılıkla bu dönemden sonra ders kitaplarına ufak ufak girmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Amerikan Kız Kolejli mezunu Halide Edib'i bir yabancı "Boyalı dudaklarıyla lideri olacağı Türk kadınıyla  bir tezat içindeydi" yazıyor... Halide Edib sanki hiçbir yere ait değilmiş gibi, çok seveni de var hiç sevmeyeni de...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Halide Edib, 1922 yılına kadar genelde sevgi ve saygı görmüş. O dönemde onun kadar yüceltilen sevilen bir başka kadın yok. Hatta belki erkek de yok. Kitapları çok satıyor, gazetede köşe yazıyor. Kadınların giremediği kamusal alanlarda yıldız gibi dolaşıyor. Problem 1922 yılında savaşın biteceği anlaşılıp da eşi Adnan ile İstanbul'a dönüşüyle başlıyor. Halide Edib'e bir yer bulunamıyor, onun geleceği büyük bir soru işaretine dönüşüyor. Çünkü Halide Edib muhalif kimliğiyle etrafını sorgulayan, hesap soran, tavrı olan bir isim. Kadın olduğu için çok kolay tasfiye ediliyor. Kadınların zaten hukuken belli pozisyonlara gelmeleri imkânsız.  Savaştan sonra eski konumunu kaybediyor ve geriye çekilmek durumunda kalıyor. Burada iç burkan şey şu; Ocak 1923 yılında İzmir'de Mustafa Kemal gazetecilerle röportaj yaparken Halide "Paşam kadınların seçme seçilme hakkı ne olacak" diye sorduğunda Mustafa Kemal'den "Elbet bir çözüm bulunacaktır" cevabını alıyor. Ancak çözüm bulunmuyor, Halide Edib de kadın ve muhalif kimlikleri nedeniyle kolayca tasfiye ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ermeni tehcirine karşı çıkıyor&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib İttihat Terakki'yi destekliyor Enver, Cemal ve Talat paşalarla sonradan çatışsa bile yakın ilişkisi oluyor. Türkiye tarihinde karanlık bir yeri olan İttihat Terakki'den Halide Edib'i ayırabilir miyiz? Ya da ayrılır mı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Maliye Nazırı Cavit Bey'e yazdığı mektuplardan başlangıçta İttihat ve Terakki'ye çok saygılı olduğu anlaşılıyor ama "Yeni Turan" romanında çok ciddi bir İttihat ve Terakki eleştirisi var. Arkasından Enver ve Talat ile tartıştığını görüyoruz. Halide Edib'in İttihat ve Terakki'den kopuşu tek parti anlayışının partiye hâkim olmasıyla, demokrasinin çiğnenmesiyle başlıyor. Onun ruhunda bir demokrasi tohumu var ve bu ezilip yok edilemiyor. En büyük anlaşmazlık sanıyorum Ermeni Kırımı nedeniyle başgösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib 1915'ten önce, 1909 yılında Adana'da gerçekleştirilen Ermeni katliamı için özür diliyor. Onu o dönemde İttihat ve Terakki'den ayıran ve Ermenilerden özür dilemesine yol açan şey nedir?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İttihat ve Terakki iktidara geldiği günlerdeki gibi kalmıyor, giderek diktatörlük rejimine dönüşüyor. O da bunu eleştiriyor. Ama mesela Talat Paşa, Halide Edib'in eleştirilerini "O samimidir" diyerek, anlayışla karşılıyor, onun susturulmasını isteyenlere onay vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib "Yeni Turan" romanının yazarı ve sonra tehcire karşı çıkıyor... Bir çelişki mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yeni Turan romanı siyasi manada kötü bir roman değil; enteresan bir roman. Bu topraklarda kim varsa herkesin eşit haklar çerçevesinde yaşamasını öngörüyor. "Türk unsuru herkese egemen olsun; Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve diğer milliyetler Türk unsurunun altında yaşasın" anlayışı hiç yok bu kitapta. Yeni Turan'da herkesin eşit ve kardeşçe yaşadığı, kadınların seçme ve seçilme hakkının olduğu bir ülke hayal ediyor Halide Edib.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mustafa Kemal'e küsüyor...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib'in Mustafa Kemal ile kitaba aldığınız çok enteresan bir konuşması var. Mustafa Kemal ona "Emrime itaat edecek misiniz?" diye üsteleyerek soruyor ve Halide Edib bu söze alınarak Mustafa Kemal'e küsüp Karargâhtan ayrılıyor, neredeyse tamamen yalnız bir dönem geçiriyor. Bu konuşma bir kırılma noktası mı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu savaşın devam ettiği, ölüm haberlerinin geldiği günlerde ikisinin arasında geçmiş bir konuşma. Mustafa Kemal karşısında, kendisine sürekli itiraz eden bir Halide Edib görüyor. Bu yüzden ona böyle demiş olabilir. Erkekler liderlere açıktan itiraz etmez genelde ama o bir kadın, alışılmış ilişkilere, geleneksel formata uyamıyor ve itiraz ediyor. Mustafa Kemal sayısız erkek arasında sürekli itiraz eden bir kadına "Sen de benim emirlerime itaat edeceksin" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ama sonuçta bir erkeğin, bir kadına karşı tavrı var sanki?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Tabii Mustafa Kemal, Halide Edib sussun istiyor. Mustafa Kemal de kendi açısından gerçekçi bir şey yapıyor; "Ben komutansam sen de emirlerime uyacaksın" diyor. Askerlik böyle bir şey sonuç olarak. Halide Edib ise bütün kadınlığıyla bu kuralı çiğniyor ya da bu kurallar aklına bile gelmiyor. Cephede kendisine üniforma diktiriyor ama bence kendisini asker hissetmemiş ve askerliğin kurallarına da uymuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Orduda kadın gibi mi dolaşmış?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Evet öyle. Ama zaman içinde komutanını selamlayan, itaatkâr bir nefere dönüştüğünü yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ama bu konuşma Halide Edip'i bu kadar küstürdüğüne göre çok kilit bir konuşma olmalı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Evet, çok kilit. Halide çok kırılıyor, kâğıdını kalemini toplayıp gidiyor, doğaya veriyor kendini. Büyük bir hayal kırıklığı olmalı; çocuklarını arkada bırakmış, ölüm tehlikesini göze almışken bu konuşma çok ağırına gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib Mustafa Kemal'e âşık mıydı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ben âşık olduğunu düşünmedim. Ama hep söylerim savaş koşullarında aşk başka türlü bir şey, başka bir kimyası var. Yani bunu benim barış zamanında anlamam belki de mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mustafa Kemal, Halide Edib'e âşık mıydı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu daha akla yakın geliyor. Ama burada da bir artı, bir eksi var: ortamdaki tek karizmatik, havalı, birikimli âşık olunabilecek kadın Halide Edib. Ancak, Mustafa Kemal ile aralarında iki üç yaş fark var neredeyse yaşıt gibiler, bu nedenle Mustafa Kemal'in onu âşık olacak kadın kategorisinde görmeyeceğini düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Latife kitabına dönersek, Latife'nin Halide Edib'e karşı tavrı neydi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Latife'nin Halide Edib'e karşı düşüncesini ailesine de çok sorduğum halde öğrenemedim. Latife'nin Halide Edib'i kendisine rakip görmesi için sebep olmadığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Rütbeleri olan kadın Meclis'te yok&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Cumhuriyet kurulduktan sonra, savaş yıllarında orduya katılmış omzuna rütbeler dikilmiş bir kadın birden yok oluyor. Orduya girmesine izin veriliyor ama parlamentoya giremiyor...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İşte bu çok ağır, onu esas yıkan bu. Kimi erkeklerin yapamadığını yapmış, cepheye gitmiş çocuklarını bırakmış ve belli ki bunu isteyerek yapmış. Sadece iddia ve hırsla yapılacak şeyler değil bunlar. Savaşın ardından sorun başlıyor, ona bir mevki vermek için harekete geçilmiyor. O da haklı olarak küsüyor. Onun istediği Meclis'e girmek ama kanunların değişmesi gerekiyor. İkinci dileği, Amerikan elçisi olmak İsmet İnönü onu Lozan'a davet ediyor, bu kez o "Çok hastayım" diyerek gitmiyor. Gerçekten hasta mıydı o dönem, yoksa bir grup erkeğin tercümanı olarak çağırdılar da o mu gitmek istemedi bilmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sanki İsmet İnönü ile ilişkileri Mustafa Kemal ile ilişkilerinden daha iyi değil mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Çok sıcak evet. İnönü onun sağlığıyla ilgileniyor, birbirleriyle iyi dost oldukları belli. Anılarında ondan takdir ve sevgiyle söz ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib savaş döneminde Nazım Hikmet'e para gönderiyor, Bolşevizm üzerine yazıları var, Yeni Turan romanı var, milliyetçi dönemleri var... Halide Edib'in ideolojisi nedir?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ben Halide Edib'in demokrat olduğuna karar verdim. Evet, milliyetçi olduğu dönemler var ama milliyetçiliğe eleştirel bakabilmiş. Enternasyonal yaklaşımları var, dünya vatandaşı olmayı becerebilmiş. Liberal olduğunu da söyleyebiliriz. Anikomünizm takıntısı var. Ama yalnız kendisine değil, karşıt fikirli olana da özgürlük isteyen bir kadın. Anladığım kadarıyla sürgünde yaşamak onu bilemiş ve herkes için demokrasi istemeyi bilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Anıları Türkçeye çevrilmiyor&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edib anılarını İngilizce yazıyor ve bunlar halen Türkçeye çevrilmedi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Çünkü anıları çok sert.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sert derken...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yani Mustafa Kemal ile ilgili yazdıkları,  kendisini hiç sınırlamadan öfkesini dile getirdiği satırlar. Bu kadar önemli bir insan ülkesini terk etmek zorunda kalıyorsa öfkesini bu şekilde dile getirmesi normal. Bence burada da kadınlığından gelen dobra bir tavrı var, erkeğin politika yapışına benzemiyor onunki. Köprüleri yakıveriyor. O kitabı yazdıktan sonra Dışişleri harekete geçiyor öfkeler dile getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Atatürk ne yapıyor?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ne yaptığını bilmiyoruz ama Halide Edib'e karşı bir basın saldırısı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Halide Edip'in Türkçeye çevrilmeyen anı kitabı "The Turkish Ordeal" kitabını yazmaya iten neden sizce neydi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal'in Nutuk'una cevap vererek, tarihe not düşmek istiyor, tarihte iz bırakmak istiyor. Amacının, Milli Mücadele yıllarında yaşananları genç kuşaklara aktarmak olduğunu söylüyor. Oğullarına o yılları anlatmak isteği de var. Bizlere de tarihi bakmak için alternatif bir pencere açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ve linç kampanyası başlıyor...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1928 yılında, Milliyet Gazetesi'nde Orhan Seyfi, İkdam'da Yusuf Ziya ve Milliyet'te Mahmut Soydan'ın yazdığı yazılardaki o linç havası geniş bir kitleye de hâkim miydi, yoksa bu yazılar üç öfkeli yazarın üç yazısı kadar mıdır? Milli Mücadele'nin kahramanı bir kadın nasıl oldu da birden açık açık iffetsizlikle suçlandı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Herkesin suskun olduğu, baskı rejiminin hâkim olduğu yıllarda yayımlanan propaganda kokulu bu gazete yazıları Halide'nin hayranlarını, onun gibi düşünenleri korkutmuştur ama herhalde inandırıcı gelmemiştir. Kitle önderi olmuş isimleri yerden yere vurmak baskı rejimlerinin eski hastalığıdır. Abdülhamid'i tanımış bir toplum için yaşananlar sürpriz bile değildi diye düşünüyorum. Kadını itibarsızlaştırmak için onun iffetini masaya yatırmak da en eski, en klasik yöntem zaten. Utanç verici yazılar bunlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bütün bunlara Halide Edip ne dedi? Bu linç kampanyasını bekliyor muydu? Bu üç yazıyla ilgili, dostlarına yazdığı mektuplarda kırgınlığını dile getirdi mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda bir mektup yok elimde. Mutlaka canı sıkılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mahmut Soydan'ın yazısında iddia ettiği gibi Atatürk, Halide'nin kitabı üzerine "İt ürür kervan yürür" demiş olabilir mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Mahmut Soydan, Mustafa Kemal'e yakın bir isim. Zaten onun söylemediği bir cümleyi yazısına koymaya cesaret edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Cumhuriyet tarihi Halide Edib'e neden sahip çıkmamış?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet tarihi Halide Edib'i mandacı kadın ilan edip yanlış bir yere oturtmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet - 1 Mayıs 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-6069698956185558561?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/6069698956185558561/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/05/lidere-boyun-egmeyen-kadn-halide-edib.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6069698956185558561'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6069698956185558561'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/05/lidere-boyun-egmeyen-kadn-halide-edib.html' title='Lidere Boyun Eğmeyen Kadın: Halide Edib'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-7133889971686082203</id><published>2010-04-17T05:37:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T07:05:43.971-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ahmet İnsel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Michel Marian'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni soykırımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ariane Bonzone'/><title type='text'>"Ermeni Tabusuyla Yüzleşme Dönemindeyiz"</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Ermeni tabusu üzerine, 1915’te dedesi şans eseri kurtulmuş bir Fransalı  Ermeni Michel Marian ile diyalogları kitaplaşan Ahmet İnsel’e göre  "susma", "konuşma" ve "inkâr" dönemleri geride kaldı. İnsel, Ermeni  katliamıyla yüzleşme dönemine adım atıldığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışma kaçınılmazdı" diye yazıyor Ariane Bonzon, kitabın girişinde: &lt;br /&gt;"Biri soykırım diyen, diğeri demeyen iki kişi arasında nihayet diyalog mümkün olabilir miydi?"&lt;br /&gt;Bu soru, bir dönem ARTE'nin Türkiye muhabirliğini yapan Bonzon'u,  Hrant Dink cinayetinden üç ay sonra Türkiye'de bir toplantıda tanıştığı &lt;b&gt;Michel Marian&lt;/b&gt; ile &lt;b&gt;Ahmet İnsel&lt;/b&gt;'i,  bu toplantıdan iki yıl sonra bir araya getirmesine neden oldu. İkili  kimi zaman Paris'te, kimi zaman İstanbul'da, Ermeni meselesi üzerine  kişisel hikâyelerinden yola çıkarak uzun bir konuşma yaptı; sonucunda,&lt;b&gt; "Ermeni Tabusu Üzerine Diyalog"&lt;/b&gt; isimli kitap çıktı.&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"Ailem Erzurumludur. Soykırım nedeniyle orayı terk etmek zorunda  kalmışlar" diyen Michel Marian, 1915'teki katliamda şans eseri sağ  kalmış Garnik Aslanyan'ın torunu Fransalı bir Ermeni. Ahmet İnsel'in  dedesi ise İttihat Terakki çevresinde yer almış, Kemalist direnişe  katılmış...&lt;br /&gt;Kitabı yayına hazırlayan Bonzon ikilinin konuşmalarıyla ilgili  "Masada oturan iki insanın yalnız olmadığını gördüm. Geçmişte kalmış bir  sürü insan bizimle birlikteydi. En ön sırada Garnik Aslanyan ve Ahmet  Faik vardı. Birçok kez torunlarının ağzından konuşanın, bu iki adam  olduğu izlenimine kapıldım" diyor kitabın giriş yazısında...&lt;br /&gt;Kısa bir süre önce Fransa'da Fransızca yayınlanan kitabın, Türkiye'de  İletişim Yayınları'ndan Türkçe basımıyla bu hafta raflara çıkması  vesilesiyle İnsel ile konuştuk...&lt;br /&gt;"Tabuların tam orta yerde durduğu masada Ermeni meselesinde diyalog  mümkün mü?"&amp;nbsp; diye başlayan sorular karşılıklı tabuların ne olduğuna;  İnsel'in "ilerici" diye tanımlanan milliyetçilikten etkilendiği çocuk  yıllarına; gençliğinde Ermenilerin taleplerini ikincil gören sol ile bu  konuda hesaplaşmasına; Hrant Dink cinayeti ve Özür Diliyorum  Kampanyası'na ve en nihayetinde 24 Nisan öncesinde "Soykırım"  kelimesinde kilitlenen Sarkisyan - Erdoğan görüşmesine uzandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kişisel hikâyeler üzerinden, tabulaştırılmış bir konuyu ele almak zor olmadı mı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Michel Marian ile daha soğuk, mesafeli, nesnel bir çalışma yapmaya  eğilimliydik. Ariane Bonzon ve yayınevi biri Fransalı Ermeni, biri  Türkiyeli iki aydının kuru kuruya tartışmasının ötesinde, "Bu insanlar  nereden konuşuyor?" sorusunun cevabını merak ediyordu; kişisel  tarihlerin tavırlarda önemli rol oynadığı kanaatindeydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;'Tabular' aranızdaki diyalogda tıkanmalara neden oldu mu?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Olmadı. Ayrı düştüğümüz noktalarda, ayrılıkları açıkça ifade ettik ve  argümante etmeye çalıştık. Ama Türkiye'de, Ermenilerin maruz kaldıkları  katliamın konuşulması tabu. Diasporadaki Ermeniler arasında ise - benim  Marian'ın anlatısı ve sonra birlikte katıldığımız toplantılarda somut  biçimde görene kadar bilmediğim- ikinci bir tabu var: "Soykırımı açıkça  kabul etmedikleri sürece Türklerle konuşulmaz" diyorlar. Marian ve  çevresinin, bu güçlü tabuyu kırmak için mücadele ettiklerini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;h2&gt;&lt;b&gt;Tartışma yolları tıkanıyor&lt;/b&gt;&lt;/h2&gt;&lt;b&gt;Türklerin Ermeni meselesinde tabuları neler?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;1915'teki katliamın, tehcirle ilgili o büyük organize katliamın  "soykırım" olarak adlandırılması bütün anlama, işitme ve tartışma  kanallarını tıkıyor. Ermenilerin başına gelenlerle ilgili son 20 yılda  artan bir inkâr yaklaşımı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Türkiye'deki resmi ideolojiyi ve dolayısıyla toplumun Ermeni  katliamıyla ilgili tavrını; "susma", "konuşma" ve "inkâr" dönemi olarak  üçe ayırabilir miyiz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Susma dönemi çok uzun bir dönemdi. Konuşma ve inkâr dönemi ise çok iç içe girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;"Susmak" aynı zamanda toplumsal bir suç ortaklığı değil mi?  İlk konuşan işlenen suçu itiraf edecekmiş de bu nedenle herkes susmak  için anlaşmış gibi... &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumda konu hiç konuşulmazdı. Ermenilerin maruz kaldığı büyük  felaketle ilgili o dönemin yaşlılarının konuştuklarına şahit olan dünya  kadar insan var ama resmi söyleme hiç yansımayan bir şey bu. Genel  olarak bir suskunluk, bir suç ortaklığı, yapılandan utanma hali vardı.  Eskiden "Geçmişte de böyle kötü şeyler oldu, artık geçmişi kapatalım"  değerlendirmesi egemendi. 1970'lerde soykırım talepleri gündeme gelmesi  ve ASALA'nın eylemleriyle konu, konuşulur oldu ama hemen peşinden inkâr  geldi; "Biz onlara değil, onlar bize yaptı" noktasına kadar getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Konuşma dönemine geçişte, kırılma noktası ASALA eylemleri midir?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;ASALA'nın eylemleri olmasaydı belki Türkiye'de konu daha rahat  konuşulur olacaktı. Devlet politikası yine inkâra yönelecekti ama bu  inkâr belki, 1971'de Marsilya'da soykırım anıtı açılırken Paris'i terk  eden Büyükelçi Hasan Esat Işık'ın tepkisi boyutunda kalacaktı. Işık'ın  tepkisi tam devlet tepkisi ve tarihi nedeniyle ASALA eylemlerinden  bağımsız. Ermenilerin soykırıma uğrayıp uğramadığı 1970'lerde  konuşulabilirdi belki; ASALA eylemleri bunun zeminini hızla yok etti. Bu  eylemler olmasaydı, Ermeni meselesi Türk solu tarafından daha rahat  konuşulmaya başlanırdı. Sadece bu değil tabii Türk solunda, her şeyi  devrim sonrasına erteleme tavrı da vardı o zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bu konuyu konuşulur kılmak için konuyla ilgili Türk aydınının da mı aydınlanması gerekiyordu? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs darbesinde 5 yaşındaydım, bunu izleyen ilerici kisveli  milliyetçi ifadelerden son derece etkilenmiştim. Çocukluğumda  etrafımızdaki Müslüman olmayan ailelere karşı bir üstün sınıf konumunu  içselleştirmiştim; bizim himayemiz altında olan insanlardı, onları  kendimize eşit görmüyorduk. Ben kişisel olarak Paris'te yeni gittiğim  1976'da, solun eleştirel tavrının aynı zamanda mesafeli olması  gerektiğinin farkına vardım. Sol açısından ise Ermeni meselesini  konuşmaya başladığımız 1980'lerde, ağır 12 Eylül baskısıyla mücadele  ediyorduk; 1990'larda bunu Kürt sorunu bastırdı. Ancak 2000'lerde uzun  soluklu değerlendirmeleri yapabilir hale geldik. Derin ve bilinçaltının  deşilmesine yönelik faaliyetlere ancak bu dönemde başlayabildik  sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;h2&gt;&lt;b&gt;Diyalog kapanına girmemek lazım&lt;/b&gt;&lt;/h2&gt;&lt;b&gt;2007'de Hrant Dink öldürüldü, 2008 ise özür kampanyası geldi... Şimdiki dönemi adlandırırsak ne diyebiliriz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;1970'lerde başlayan ve hemen kesilen konuşma döneminden daha sağlıklı  bir konuşma yapılıyor şimdi. Ama bir diyalog kapanına da girmemek  lazım. Diyalogun amacı sorunun çözülmesidir; olmazsa olmaz şartı  yüzleşmedir. Şimdi sanıyorum yüzleşme dönemine girdik, ilk adımlarını  atıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Devlet bununla yüzleşiyor mu? Washington'da Ermenistan  Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile Türkiye Başbakanı Recep Tayyip  Erdoğan'ın yaptığı görüşme yine 'soykırım' kelimesinde tıkandı... &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Michel Marian ile kitapta vardığımız noktalardan bir tanesi bu:  'Soykırım' kelimesi üzerinden yapılan tartışmalarla iki tarafın da  ilerlemesi mümkün değil. Biz, "Soykırım kelimesini sorun olarak bir  tarafta bırakalım, yanından geçip diğer sorunları çözmelim, ilerde  bakarız" diyoruz. Örneğin Türkiye'deki Ermeni Kültür varlıklarının yok  olmasına son verelim; bunları ortak kültürel, tarihi varlıklarımız  olarak görelim. Türkiye'den gitmiş olan Ermenilerin gelip aile  hatıralarını, aile izlerini bulma taleplerine "Bunlar gelip toprak  isteyecekler" gözüyle bakmayalım. Ermenilerin Türkiye'de akrabalarının  köylerini gelip görmelerini kolaylaştırıcı kararlar alalım.  Yurtdışındaki Ermenilerin, - belki Türkiyeli Ermenilerden daha çok -  birinci talebi; acılarının tanınması ikincisi; buradaki tarihsel varlık  ve izlerinin korunması, yaşatılması. Bu ikisi de çok insanı talepler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Başbakan Erdoğan Sarkisyan ile görüşmesinden bir gün sonra  ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı görüşmede de yine 24 Nisan'da  "Soykırım" tanımını kullanmamasını istedi. Her 24 Nisan'ın, diplomatik  krizlere neden olmasını nasıl görüyorsunuz? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Tamamen bizim "Soykırım" tabiri etrafında dilimizin, dişimizin  kenetlenmesiyle ilgili. Bu konuyu tarihçiler tartışsın diyoruz ama  Türkiye'de, tanınma talebinin yakıcılığına son verecek acil adımlar  atmak lazım. Bu adımlar atılmıyor. En vahim olaylardan biri Hrant  Dink'in öldürülmesiydi. Devlet görevlilerinin kasıtlı ya da kasıtlı  ihmali sonucu 2007 yılında Türkiye'de Hrant öldürüldü. Bu yaşanmışken  "Soykırım tabirini kullanmayın biz bu sorunu çözeceğiz" diyemezsiniz;  karşılığında "Çöz" derler. Ayrıca diplomasi yoluyla bunun söylenmesini  engellemeye çalışmak aynı zamanda çok riyakâr bir pozisyon.&amp;nbsp; Her durumda  Ermenilere yapılanın çok ağır bir suç olduğunda hemfikiriz ama  'soykırım' kelimesinin kendisi, diyalogu kilitliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kitabın künyesi:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ahmet İnsel/ Michel Marian: Ermeni Tabusu Üzerine Diyalog&lt;br /&gt;Yayına Hazırlayan: Ariane Bonzon&lt;br /&gt;İletişim Yayınları/165 sayfa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet - 17 Nisan 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-7133889971686082203?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/7133889971686082203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/04/tabusuyla-yuzlesme-donemindeyiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/7133889971686082203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/7133889971686082203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2010/04/tabusuyla-yuzlesme-donemindeyiz.html' title='&amp;quot;Ermeni Tabusuyla Yüzleşme Dönemindeyiz&amp;quot;'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-6008717232858325142</id><published>2009-02-13T08:04:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T07:06:07.879-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Serra Yılmaz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hrant Dink'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni soykırımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Irkçılık'/><title type='text'>Yılmaz: Hrant'a Sahip Çıkamadık</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;i&gt;“Hrant’a yeterince sahip çıkamadığımızı ve onu yalnız  bıraktığımızı düşünüyorum. Hepimiz hayatımızı öyle bir boğuşma içinde  sürdürüyoruz ki Hrant, mahkemeye çıktığında gidip orada büyük bir  kalabalık oluşturamadık. Bunun en kadar can alıcı olduğunu, o sırada  idrak edemedik. Hrant’ın öldürülmesi bana, birdenbire, çok bariz  bir biçimde Türkiye’nin bir başka yüzünü gösterdi. Belki görmek  istemediğim, farkına varsam da tam olarak yüzleşmek istemediğim bir  gidişatı ‘dann’ diye, balyozla kafama vurarak gösterdi”...&lt;/i&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Gösteri  toplumunda yaşıyoruz... İçi boşaltılmış kavramların havada uçuştuğu,  ‘bu yolda her şey mubahtır’ şöhretinin geçer akçe olduğu bir zamanda.  Nadir sanatçılar var toplumun derdini kendine dert edinen. Serra Yılmaz  bu sanatçılardan biri... Sorunlara gözünü kapamak yerine  içselleştirdiğimiz, tartışmadığımız ya da görmediğimiz sorunları görünür  kılmak gibi bir çabası var. “İyi şeyler de oluyor” diyor ama artan  ırkçılık nedeniyle ruh hali daha ziyade kaygılı. Serra Yılmaz ile  oynadığı son dizisini, İtalyan bağımsız kadın yönetmenin çektiği bir  arada yaşam idealine değinen son sinema filmini, İtalya’da beş yıldır  kapalı gişe oynayan tiyatro oyununu ve “Benim için acı bir yüzleşmedir”  dediği Hrant Dink cinayetinden sonra yer aldığı ‘Tililili’ projesini  konuştuk...&lt;br /&gt;&lt;a href="" name="more"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Şu anki ruh haliniz nedir?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Dünyanın  gidişatı, bundan 20-25 yıl önce düşlediğimden çok farklı ve kötü. Bunun  getirdiği genel bir kaygı durumu var ve bunun hepimizde, ortak bir  kaygı olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bir yandan sevindirici gelişmeler  oluyor ama dünyanın genel gidişatına bakınca galiba kaygı duygusu daha  ağır basıyor. Milliyetçilik ve ırkçılığın bu kadar artması, çatışmaların  giderek keskinleşmesi... Bunların artmasının yanı sıra bir takım  tabuların da yıkılıyor; tarih diye yıllardır bize öğretilenin aslında  tarih olmadığını ülkece fark ediyoruz. Dolayısıyla çok fazla şeyle  birden yüzleşmemiz gerekiyor ve bu ağır bir dönem diye düşünüyorum.  Mikro tarihin söylediklerine kulak vermeye başladık; esas tarihi  oluşturan da bu mikro hikâyeler. Gerisin iktidarı elinde tutanlar  yazıyor ve biliyoruz ki iktidar tarihi istediği gibi yazıyor. Günümüzde  bütün bu ortaya çıkanlar ve yadsınamayan gerçeklerle yüzleşmek herkes  için ağır bir süreç. Yani dönüşüme çok açık tuhaf bir dönemden  geçiyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Mikro  tarih demişken son oynadığınız ‘Parmaklıklar Ardında’ dizisine gelelim.  Siz F Tipleri de dâhil pek çok cezaevini dolaştığınız. İçeride yaşanan  hak ihlallerini görünür kılmak için mi dizide oynadınız?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Başlangıçta  bana ulaşan senaryolar güzel senaryolardı, sonra bir miktar sapmaya  başladı. Şu anda senaryonun gidişatı, benim beklediğim gibi değil.  Nitekim artık dizide oynamıyorum. Diziyle ilgili iki şey beni çok  etkiledi. Geçen yıl Ocak ayında, İstanbul sahneleri için Eminönü’nde  çekim yaparken, aniden yanıma genç bir adam geldi. Bayrampaşa  Cezaevi’nde astsubay olduğunu söyleyince, ‘Siz jandarmayı ne kadar kötü  gösteriyorsunuz’ diye çatacak zannettim ama o, aksine “Diziyi çok  beğeniyorum, her şeyi ne güzel anlatıyorsunuz” dedi. Çok hayret ettim.  İkinci şaşırdığım şey ise şu oldu; dizi aracılığıyla bir takım  tartışmaların yapılmaya başlanacağını düşünüyordum ama olmadı. Çünkü  bizim milletin, bu tür bir alışkanlığı yok. Örneğin ben dizide, ötenazi  yaptığı için tutuklanan bir hemşireyi oynuyordum ama kimse ötenaziyi  tartışmadı. Oysa ötenazi çok güncel bir konu. Bu günlerde İtalya’da  ötenazi tartışılıyor. İtalya"da 17 yıldır komada bulunan Eluana  Englaro’nun babası ötenazi istiyor ama papalık ve bütün sağ güçler karşı  çıkıyor. Ayrıca hiç kimse, hapishanelerde gerçekten ne oluyor diye de  konuşmadı, tartışmadı. Sokakta bize rastlayıp, diziyi çok beğendiğini  söyleyenlerden hiç kimse, tek bir Allahın kulu bile, “Hapishane bu kadar  kötü müdür? Bütün bunlar gerçekten oluyor mu?” diye sormadı. Bence  vahim olan şiddetin bu kadar içselleşmiş olması. Hapse düşen yankesici  çocuğun, falakadan şikâyet etmek gibi bir fikri yok. Şiddeti ve  işkenceyi normalleştirmek çok kötü.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;”Suç işlediyse işkenceyi de hak ediyor” anlayışı yaygın değil mi?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Tabii.  İşkence sadece dayak da değildir, herkes için işkencenin tanımı da  değişir. Bir şeyin işkence olması için mutlaka sille tokat dayak yemek  gerekmiyor. Ama böyle bir anlayış milletimizde hiç yok, o kadar  sindirilmiş, kötü muamele edilmeye ve görmeye o kadar alışmış ki... Bir  ülkede işkence yapmış insanlar hüküm giymedikçe, bu işin bittiğini iddia  edemeyiz. Bu güne kadar birçok insanın vebalini taşıyanlar serbest  dolaşıyor. İşkence yapanlar yargılandığında ilerleme olur.&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Kötü  muameleyi normalleştirme sanat camiasında da yaygın mı? Şehir  Tiyatroları kadrosundan çıkarıldınız, buna tepki gösterenler oldu mu  hiç?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Benim  Şehir Tiyatroları’ndan kovulmam küçük insani çekişmelerle ilgili bir  şeydi. İçerdeki küçük hasetler, kıskanmaların getirdiği birşey, yani  küçük adamların iktidara gelmesinden kaynaklandı. Tepki göstermeye  gelince, olmadı. Neden olmadı? Kurumlar konusunda Türkiye’de çok büyük  bir tutuculuk, genel bir korporatizm var. Devlet Tiyatrosu mensubu olan,  aydın ve ilerici gözüyle baktığım bir takım insanların, Devlet  Tiyatrosu’nu kurum olarak inanılmaz savunduklarına şahit oldum. Ama  doğru anlamda savunmuyorlar. Kurumun varlığını, kuruma ayrılan bütçeyi,  hayatını sürdürmesini savunabilirler. Ama devletin müdahale etmesi,  belirli şeylerin cezalandırılabilir olması savunulabilecek şeyler değil.  Zaten sanatla uğraşanların, memur anlayışıyla yönetilmesi de söz konusu  olamaz. Ben Şehir Tiyatroları’nda çalışan arkadaşlarım tarafından,  oraya ait biri olarak algılanmadım. Neden? Çünkü oranın davranış  kurallarına uymadım. Orada herkes birbirine, yüzünde bir gülümsemeyle  “Canım seni çok seviyorum” diyor. Kusura bakmasınlar 500 kişiyi birden  sevemem, saygı duyarım, saygı duymakla yükümlüyüm. Bunun için sevmediğim  insanlarla da çalışırım, sevmediklerime iş de teklif edebilirim. Nice  sanatçılar var eserlerine bayılıyorum, insan olarak yüzlerine bile  bakmam ama o insanın sanata kazandırdıklarını kabul ederim. Örneğin  kendi meslektaşlarının Orhan Pamuk’a cephe almaları kadar küçük, mahalle  düzeyinde bir tavır olamaz. Bu da bizim, ülke ve aydınlar olarak ne  kadar geri kaldığımızı gösteriyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Sanatta da ötekileştirme mi var?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Ötekileştirme  her yerde var. Herkes tuhaf bir biçimde, bulunduğu konumda kendine göre  bir tavır belirliyor ve o tavrın konform olmasını çok dert ediyor.  Türkiye zaten çok tutucu bir ülke. Özel hayata saygı hiç yok. İş  cinselliğe geldiğinde hele, hiç tahmin etmediğiniz insanlar birden çok  tutucu oluyor. Her şeye karşı genel bir tahammülsüzlük var.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Hrant Dink yazılarından oluşan, ‘Tililili’ ses enstelasyonunda yer aldınız... Hrant Dink de ‘ötekileştirme’nin kurbanı oldu...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Evet,  Hrant Dink bunun kurbanı. Bu cinayet hepimizin kendi sorumluluğu ile  yüzleşmesine yol açtı. Dink cinayeti, benim kendi hayatımın 11  Eylül’üdür.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Bu dönüm noktasının öncesini ve sonrasını anlatır mısınız?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Fransız  okuluna başladığımda, 32 kişilik sınıfta Müslüman aileden gelen tek  çocuktum. Dolayısıyla ben, ekalliyet diye adlandırdığımız tüm  azınlıklarla birlikte büyümüş biriyim. Ben İstanbulluyum ve bizler hep  birlikte büyüdük. Hiçbir zaman Raşel Yuhudiydi, Sipuhi Ermeniydi diye  düşünmedim. Aramızda bir ayrım yoktu. Biz böyle büyüdük, bunun için  belki bizim nesil için daha da ağır oldu Hrant Dink cinayeti. Bu  cinayetle yüzleştiğim şey ne oldu peki? Hrant’a yeterince sahip  çıkamadığımızı ve onu yalnız bıraktığımızı düşünüyorum. Hepimiz  hayatımızı öyle bir boğuşma içinde sürdürüyoruz ki Hrant, mahkemeye  çıktığında gidip orada büyük bir kalabalık oluşturamadık. Bunun en kadar  can alıcı olduğunu, o sırada idrak edemedik. Hrant’ın öldürülmesi bana,  birden bire, çok bariz bir biçimde Türkiye’nin bir başka yüzünü  gösterdi. Belki görmek istemediğim, farkına varsam da tam olarak  yüzleşmek istemediğim bir gidişatı ‘dann’ diye balyozla kafama vurarak  gösterdi.&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Projede Hrant Dink’in ‘Sırtlayıp Getirenlere’ yazısını okudunuz. Sanatçı olarak neleri sırtlıyorsunuz?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Irkçılık  konusu benim için çok can alıcı bir konu. Özellikle son dönemde  tehcirle ilgili kampanyaları çok önemsiyorum. Bütün bunlarla,  yüzleşmemiz gerekiyor. Ne yazık ki devletimiz böyle bir şeyi yapmıyor.  Devlet yapmayınca da bizim yüzleşmemiz gerekiyor ve yüzleşmemiz  gerekenler çok fazla.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;İtalya’da  beş yıldır, yılın üç haftası sahnelenen, kapalı gişe oynadığınız  ‘L’ultimo Harem’ (Son Harem) adlı bir tiyatro oyununuz var. Bir de film,  dizi, program... Tüm bunlara nasıl yetişiyorsunuz?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Yorularak  yetişiyorum ama gücüm elverdiği sürece yorulmayı seçmiş bir insanım.  İtalya’daki tiyatro ufak bir iş, Floransa’daki tiyatrolardan biri, en  iddialı ve imkânları çok olan bir tiyatro değil. Oradaki yönetmen  arkadaş benimle bir şey yapmak istedi, ben de kabul ettim. Çünkü  İtalyanca tiyatro yapmak, zaten başlı başına bir meydan okumaydı.  İtalyanca benim ilk dilim değil, Fransızcaya hâkim olduğum kadar hâkim  değilim bu dile. Bir başka dilde tiyatroda oynamak, başka bir şey.  Lafınızı tam olarak unuttuğunuzda Türkçe ya da Fransızca’da ona uygun  bir şey bulur söylerim ama hâkim olmadığınız dilde bunu yapmak çok zor.  Oyun ise çok sevildi. Gelecek seneki oyun için 15 sayfa bekleme listesi  oluştu şimdiden. Bu oyundan sonra Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ (La Bastarda) romanının bir yönetmen tarafından yapılan özetinin okuması yapıldı&lt;/span&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;Küçük bir tiyatroya bu kadar ilgi... Yurtdışı ile Türkiye’de tiyatroya ilgiyi kıyaslar mısınız?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Bu  özel bir durum ama. Sanmayın ki tiyatroların, İtalya’da bu kadar  sınırsız seyircisi var. Genel olarak ne orada ne burada var. Floransa’da  bizim oyunumuz özel bir ilgi odağı. Kendi arkadaşlarım arasında oyunu  ikinci, üçüncü defa seyredenler var. Yani bu oyun üzerinden kıyaslama  yapılamaz.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: inherit;"&gt;Birgün - 13 Şubat 2007&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: inherit;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-6008717232858325142?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/6008717232858325142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2009/02/ylmaz-hrant-sahip-ckamadk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6008717232858325142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6008717232858325142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2009/02/ylmaz-hrant-sahip-ckamadk.html' title='Yılmaz: Hrant&amp;#39;a Sahip Çıkamadık'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-6328985927177145753</id><published>2007-12-16T14:35:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T07:06:24.305-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yakın Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İfade özgürlüğü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni soykırımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orha Pamuk'/><title type='text'>Orhan Pamuk Davası</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4lTgdd31C-c/TZeWw8jn0rI/AAAAAAAAAcE/y5b3XjmmTJ0/s1600/413E4961B0A3B24C9964E213b.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_spot"&gt;Pamuk  davası, protestocuların çevrelediği Şişli Adliyesi'nde AB gözlemcileri  ve basının doldurduğu küçük bir salonda kötü bir atmosferde başladı.  Hâkim Adalet Bakanı'nın tavrını bekleme kararı verdi. &lt;/span&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;Avrupa başta olmak dünyanın gözü dün Şişli Adliyesi'ndeki küçük bir  duruşma salonunda "Türklüğü alenen aşağılamak" iddiasıyla hâkim  karşısına çıkan yazar Orhan Pamuk davasına çevrilmişti. Sadece davanın  açılmasıyla, "Düşünce özgürlüğü konusunda ne kadar samimisiniz?"  eleştirilerine hedef olan Türkiye, o küçük salonda, aynı gün Brüksel'de  devam eden AB Zirvesi'nden daha büyük bir sınav verdi. Ve sonuç pek  başarılı değildi. Protestocuların küfürlü, yumurtalı tepkisi bir yana,  karşı tarafın avukatlarının yumruklarına hedef olan AB temsilcileri,  şaşkınlıklarını gizleyemediler.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;İsviçre'de yayınlanan Das Magazin isimli  haftalık dergiye verdiği röportajda "Bu ülkede 1 milyon Ermeni, 30 bin  Kürt öldürülmüştür" dediği için hakkında dava açılan yazar Orhan  Pamuk'un davası dün başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Öfkeli Protestocular&amp;nbsp; &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Aylardır  merakla beklenen dava, 4 gün önce savcılığın Adalet Bakanlığı'ndan bir  kez daha 'izin' istemesi nedeniyle yeni bir boyut kazanmıştı. Adalet  Bakanlığı kararıyla düşmesi beklenen davanın ilk duruşması öncesinde,  Şişli Adliyesi çevresinde dün&lt;img align="right" alt="" border="0" height="160" hspace="3" src="http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/17/im//34F390793930084F94362053b.jpg" vspace="3" /&gt;yoğun  bir haraketlilik oluştu. Trafiğin yoğun olması ve yağmurlu havaya  rağmen, Pamuk'u destekleyen ve protesto eden yüzlerce kişi Adliye önünde  toplandı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;Mahkemeye avukatı Halil İnanıcı ile birlikte gelen Pamuk,  protestocuların arasından güçlükle Adliye'ye girebildi. Bu sırada,  "Vatan haini", "Satılmış aydınlar" sloganı atan, bozkurt işaretleri  yapan yaklaşık 100 kişilik grup, caddeyi trafiğe kapattı. Güvenlik  güçlerinin grubu dağıtmaması dikkat çekti. Pamuk hakkında suç  duyurusunda bulunarak dava açılmasına neden olan ve iddianamede  "ihbarcı" sıfatıyla yer alan Mehmet Özet avukatı Mehmet Üçok ile  duruşmaya katılırken, Kırklareli Cezaevi'nde tutuklu olan diğer  "ihbarcı" Sebahattin Zorlu'yu da Ermeni Konferansı'nın iptali için  başvuruda bulunan Hukukçular Birliği'nden Avukat &lt;b&gt;Kemal Kerinçsiz&lt;/b&gt; temsil  etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Saldırgan avukatlar&amp;nbsp; &lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;Mahkeme Başkanı ve Savcı'nın  kararıyla, duruşma salonuna girişte, Avrupalı temsilcilerle tarafların  avukatlarına öncelik tanınacağı duyuruldu. Duruşmayı izlemek üzere  Türkiye'ye gelen AB Parlamentosu üyeleri ile ünlü yazar Yaşar Kemal,  türkücü Ferhat Tunç,&lt;img align="left" alt="" border="0" height="160" hspace="3" src="http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/17/im//28D50F1E6FA5EA499508EF92b.jpg" vspace="3" /&gt;protestocu  kalabalığın saldırısından, güvenlik güçlerinin koruması sayesinde  kurtuldular.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;Ancak salona girerken 'ihbarcı' avukatlarının öfkesinden  kurtulamadılar. Avukatlardan biri İngiliz Milletvekili Davis Mac Shave'i  yumrukladı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;Şaşıran Shave, "Bir parlamentere adliyede saldırılmasına  çok şaşırdım. Bu kişinin ismini tespit edip, hakkında suç duyurusunda  bulunmayı düşünüyorum" dedi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;Gerginlik  duruşma salonunda da sürdü. İzleyici sıraları en fazla 20 kişiyi  alabilecek duruşma salonuna, yerli ve yabancı basın mensupları, AB  heyeti ve avukatlarla birlikte 70'e yakın kişi doluştu. İhbarcı  avukatları, salonda AB parlamenterlerinin üzerine yürüyüp "Siz kimsiniz  yargımıza müdahale ediyorsunuz?" diye bağırdılar. Daha sonra yerini alan  mahkeme hâkimi Metin Aydın'a da "Bağımsız yargıyı denetlemeye gelmişler  efendim" dediler. Ancak hâkim, bu tepkiye cevap vermedi. Kerinçsiz, bu  kez "Ben hayatımda böyle duruşma görmedim" diyerek AB'li  parlamenterlerin dışarı çıkarılması talebinde bulundu. Ancak hâkim, "O  benim bileceğim iş" diyerek bu talebi reddetti.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;Duruşmada Pamuk'un  avukatı İnanıcı, "Dava açılalı 7 ay geçti, mahkeme iki gün önce dosyayı,  izin için Adalet Bakanlığı'na gönderdi. Müvekkilim aylardır manevi  baskı altında. İfade verip sonuçlanmasını istiyoruz" dedi. İnanıcı, adil  yargılama olmadığını, ihbarcı avukatlarının müdahil sıfatı taşımadığını  da kaydetti.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;İnanıcı'ya sık sık müdahale eden ve hâkim tarafından  uyarılan ihbarcı avukatı Kerençsiz ise, suç yurtdışında işlendiği için  Pamuk'un İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanması gerektiğini  söyledi. Pamuk'un hiç konuşmadığı duruşma yaklaşık 45 dakika sürdü.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;Hâkim Aydın, Savcı Hasan Bölükbaşı'nın da görüşü doğrultusunda, "Adalet  Bakanlığı'ndan izne ilişkin istenen yazının cevabın beklenmesi" için,  duruşmayı 7 Şubat 2006'ya erteledi. Pamuk, protestoların aralıksız  sürdüğü adliye önünde, arabasına polis kordonunda binebildi. Ancak  Pamuk'un içinde olduğu araba, bir anda öfkeli grup tarafından sarıldı.  Yumurta atanlar, sopalarla vuranlar yüzünden ön camı çatlayan araç,  hareket edebildi. Protestocular AB temsilcilerini de yuhladılar. Pamuk  akşam da Avrupa Parlamentosu heyeti ve bazı köşe yazarlarıyla yemekte  biraraya geldi.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;&lt;b&gt;Türk hükümeti ciddiyse derhal harekete geçmeli&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span class="detay_baslik"&gt;&lt;span class="ana_spot"&gt;&lt;span class="detay_haber"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Orhan Pamuk davasını izlemek üzere Avrupa Parlamentosu'ndan 'gözlemci' olarak gönderilen parlamenterler, duruşmadan sonra basın toplantısı ile tepkilerini dile getirdiler. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Camiel Eurlings, dava öncesi ve dava sırasında oldukça gergin bir ortam bulunduğunu, heyet üyeleri olarak çok dikkatli davranmaya çalıştıklarını, ancak avukatların aynı şekilde davranmadığını söyledi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Avukatlardan birinin, Komisyon'un Türkiye'nin aleyhine davranışlarda bulunduğunu söyleyerek salondan çıkarılmalarını istediğini belirten Eurlings, "Hatta bir üyemizi tartakladılar. Bunlar hiç iyi olmayan davranışlar" diye konuştu. Davanın ifade ve basın özgürlüğü ihlali anlamına geldiğini savunan "Oysa herkes şiddet içermediği sürece düşüncelerini özgürce ifade edebilmelidir" diyen Eurlings, "Hükümet, Avrupa yolundaki taahhütlerini bir kez daha sergilemeli, en kısa zamanda harekete geçmeli, bu adil olmayan dava durdurulmalıdır'' dedi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Davanın müzakere sürecini olumsuz etkileyeceğini vurgulayan Eurlings, "Bugün de gördük ki; yeni TCK özellikle de &lt;b&gt;301&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;305&lt;/b&gt;. maddeler ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı maddeler olarak işletiliyor. Eğer Türk Hükümeti, AB ve reformlar konusunda ciddiyse derhal harekete geçmeli. Yoksa çok daha başka davalar görülecek. Zaten yeni davalar yolda, bunu biliyoruz. Bugün çok kötü bir gün. Hükümet bu davayı erteleme konusundaki şansını kaybetti'' diye ekledi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Avrupa Halk Partisi ve Avrupa Demokratları Grubu adına konuşan İngiliz Parlamenter Geofrey Van Orden de, bir Türk dostu olarak ve Türkiye'yi Kıbrıs konusunda dahi çok uzun zamandır destekleyen parlamenter olarak kızgınlıktan çok üzüntü duyduğunu, davanın AB'ye üyelik sürecine zarar verdiğini ifade etti. Avrupa Sol Birlik Grubu adına söz alan Feleknas Uca grup olarak "Türkiye demokrasi için belirli adımlar atmalı. Özellikle de 301 ve 305. maddeler konusunda'' dedi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni&lt;b&gt; Hrant Dink&lt;/b&gt;, böyle bir davanın görülmesinin herkes için utanç verici olduğunu söyledi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; width: 468px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;" valign="top"&gt;&lt;td style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr valign="top"&gt;&lt;td&gt;Sabah gazetesi - 17 Aralık 2007&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr valign="top"&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr valign="top"&gt;&lt;td height="10"&gt;&lt;table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="width: 468px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr valign="top"&gt;&lt;td colspan="2" height="20"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-6328985927177145753?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/6328985927177145753/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2007/12/orhan-pamuk-davas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6328985927177145753'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/6328985927177145753'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2007/12/orhan-pamuk-davas.html' title='Orhan Pamuk Davası'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-5341699355740808100</id><published>2002-09-02T15:07:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T07:06:37.222-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yakın Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Susurluk'/><title type='text'>Bu beş paşayı gören savcıya haber versin</title><content type='html'>&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;Korkut Eken’i  övdükleri için haklarında soruşturma açılan yedi emekli paşadan beşi  kayıp. Soruşturma 10 gün sonra zamanaşımına uğrayacak&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;Susurluk davasının hükümlüsü Korkut Eken’e verdikleri destek  nedeniyle, "Suç sayılan cürümü övmek" iddiasıyla yedi emekli paşa  hakkında açılan soruşturma, 10 gün sonra zamanaşımına uğruyor. Eken  için, "Yaptıkları bilgimiz dahilindeydi, efsane olmuş bir insandır"  demekten çekinmeyen paşalardan sadece ikisi Bağcılar Cumhuriyet  Savcısı’nın ifade çağrısına yanıt verdi. Diğerlerinin adresleri hakkında  bilgi dahi ulaşmadı. Teoman Koman’ın da aralarında bulunduğu beş emekli  general 10 gün içinde ifade vermezse, soruşturma zamanaşımı nedeniyle  kapanacak.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;Susurluk  davasının Yargıtay’ca onanmasının ardından emekli generaller Doğan  Güreş, Neceti Özgen ve Hasan Kundakçı açıklama yaparak, cezaevine giren  Eken’in bunu hak etmediğini, onun vatan için çalıştığını ve her türlü  övgüyü hak ettiğini söylemişlerdi. Bu açıklamaların ardından emekli  paşalar Teoman Koman, Adnan Doğu, Atilla Kurtaran ve Cumhur Evcil de  Eken’e destek veren açıklamalar yapmışlardı. &lt;br /&gt;Basında çıkan  haberleri ihbar kabul eden Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı,  açıklamalardan bir gün sonra 14 Mart 2002 tarihinde paşalar hakkında  Türk Ceza Kanunu’nun "Suç sayılan cürümü övmek" suçunu düzenleyen 312 / 1  maddesi kapsamında soruşturma başlatmıştı. Savcılığa bu arada  demokratik kitle örgütlerince de peş peşe paşalar hakkında suç  duyuruları yapılmıştı. Soruşturmayı yürüten Savcı Ali Çakır, gazete  haberlerini inceledikten sonra Özgen, Kundakçı, Koman, Doğu, Kurtaran ve  Evcil’in ifadesini almak için Merkez Komutanlığı’na yazı yazarak, adres  bildiriminde bulunulmasını istedi. Savcılık DYP milletvekili olan Doğan  Güreş’i ise dokunulmazlık engeli nedeniyle ifadeye çağıramadı. Savcı  Ali Çakır’ın onaylı adres bildirim talebine, aylar geçmesine karşın  Merkez Komutanlığı hâlâ bir cevap vermedi. Savcı, Güreş’in  dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke de hazırlamadı. Bu arada  Atilla Kurtaran ve Cumhur Evcil, Eken’in avukatı Armağan Güner’in  girişimi ile savcı Çakır’a ifade vermeye geldi. Kurtaran ve Evcil,  ifadelerinde yaptıkları açıklamaları kabul etti, ancak suçu övmek gibi  bir kasıtları olmadığını iddia etti.&lt;br /&gt;Bu suçun basın yoluyla işlendiğini ve ilgili yasada 6 aylık bir  süre öngörüldüğünü belirten savcı Ali Çakır, "Kurtaran ve Evcil’in ifade  vermiş olması, zamanaşımını kesmez" dedi. Savcı, Güreş dışında adı  geçen paşaların belirtilen süre içerisinde ifade vermemeleri durumunda  soruşturmanın kapanacağının altını çizdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;Milliyet - 03 Eylül 2002&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-5341699355740808100?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/5341699355740808100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2002/09/bu-bes-pasay-goren-savcya-haber-versin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/5341699355740808100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/5341699355740808100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2002/09/bu-bes-pasay-goren-savcya-haber-versin.html' title='Bu beş paşayı gören savcıya haber versin'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3880991283819172033.post-2971849602933566992</id><published>2002-03-14T15:02:00.000-08:00</published><updated>2011-11-05T04:30:07.473-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yakın Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Susurluk'/><title type='text'>Savcı paşalara sorsun; Ne demek istiyorsunuz?</title><content type='html'>&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;Susurluk davasının  karar aşamasına kadar yargıçlığını yapan Sedat Karagül, paşaların  "Sanıklar dertlerini anlatamamış" yaklaşımı için, "Herhalde dertlerini  bunlar anlatacak" dedi&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;Emekli 4  generalin, Susurluk davasında 6 yıl hapis cezasına çarptırılan ve bu  cezası Yargıtay’ca da onanan Korkut Eken’i savunmasının ardından bu kez,  İstanbul 6 No’lu DGM’de Susurluk davasına karar aşamasına kadar bakan  emekli yargıç Sedat Karagül’den ilginç açıklamalar geldi. Karagül,  Güneydoğu’da bir çok faili meçhul cinayete adı karışan ve "Yeşil" kod  adıyla tanınan Mahmut Yıldırım için "Onun kadar temiz bir adam  göremiyorum. Belki ben bile onun kadar temiz değilim" yorumunu yaptı.&lt;br /&gt;Askerlerin ve jandarmanın Susurluk komisyonuna gelmediğini ve ifade  vermediğini dile getiren Karagül, generallerin "Yapılan her eylemden  haberimiz vardı" sözlerinin ardından savcıların harekete geçmesini ve "O  zaman bunlar neydi?" diye sorması gerektiğini vurguladı. Karagül sözlerini şöyle sürdürdü:&lt;br /&gt;"Zaten Susurluk kararlarında da eylemler açık değil. Sanıklar da  biz verilen emri yerine getirdik diyordu. Peki neydi emir, belli değil.  Askerlerin ne dediği de belli değil. Belki ilerde açıklarlar, belki de  bu bir ihbardır. Savcının normalde bunların beyanlarını alması lazım,  ‘ne demek istiyorsunuz’ diye sorması lazım.&lt;br /&gt;Gazetedeki  açıklamada, ‘Sanıklar dertlerini anlatamamış’ deniyor. Herhalde  dertlerini bunlar anlatacak. Yeni bir şeyler daha çıkacak, bence bunlar  başlangıç. Vicdanları mı sızladı, ne oldu, bilmiyorum. 3 polis ve 2  kumarbazla çete olmaz demiştim. Mehmet Ağar falan, bunlar hep ufak  kalıyor. Çok büyük demiştim. Benim haklı olduğum çıkıyor. Bu çok geniş  bir şey."&lt;br /&gt;33 yıl hakimlik&lt;br /&gt;Karagül, İstanbul 6 No’lu  DGM’de 6 yıl görev yaptı. Susurluk davasının yanı sıra Nesim Malki  cinayeti ve Türkbank davalarını yürüten Karagül; Korkmaz Yiğit, Alaatin  Çakıcı, Erol Evcil ve Eyüp Aşık’ı yargıladı. Susurluk davası karar  aşamasındayken, DGM’de kalmak istemesine karşın İstanbul Adliyesi’ne  tayin edildi. Karagül, burada uzun bir süre kendisine görev verilmesini  bekledi. Yıllarca mahkeme başkanlığı yapan Karagül, statüsünün çok  altındaki Ağır Ceza Mahkemesi üyeliğiyle görevlendirilince emeklilik  talebinde bulundu. 33 yıllık hakimlik mesleğinden, yaş haddinin  dolmasına 5 yıl kala ayrıldı. &lt;br /&gt;Askerden bilgi yok&lt;br /&gt;Karagül daha önce de Milliyet’e yaptığı açıklamada da, Susurluk  davasının delil toplanamadığı için tıkandığından yakınmış, özellikle  Yeşil hakkında askerin bilgi vermediğini söylemişti. Silahların nereye  gittiği bilgisine ulaşamadıklarını vurgulayan Karagül, "Yeşil tamamen  jandarmanın bünyesinde. Jandarma da bayağı sağlam. Hiç ses çıkarmaz"  demişti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: black; font-size: small;"&gt;Milliyet gazetesi - 15 Mart 2020 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3880991283819172033-2971849602933566992?l=semrapelek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://semrapelek.blogspot.com/feeds/2971849602933566992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2002/03/savc-pasalara-sorsun-ne-demek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/2971849602933566992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3880991283819172033/posts/default/2971849602933566992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://semrapelek.blogspot.com/2002/03/savc-pasalara-sorsun-ne-demek.html' title='Savcı paşalara sorsun; Ne demek istiyorsunuz?'/><author><name>Semra Pelek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11761911936458559954</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
